Cumartesi acaiblikleri

sabah daha işe gelirken açtığım twitterda şununla başladı olaylar:

acaibulcumartesi

tam daha alllaaam üzerime kahve atın anlayamıyorum derken şu geldi:

töbe estafurullah demeye kalmadım şununla sarsıldım:

sehit-omer-halis-dem-0b63dff36ac0fe1d806b

şehit pastası acaipliğini anlamaya çalışırken şu geldi:

C7woMyiWkAEyzaM

ben şimdi işten çıkıyorum. Beşiktaşa gideceğim, martı falan görmeye bile razıyım -ki kuş korkum malum. – razıyım, çünkü hala dünyanın benim bildiğim dünya olduğuna inanmaya ihtiyacım var. hadi çıktım.

Reklamlar

Ergen Kavgası

arasında kalıp şiddete uğramış bir elektra olarak günaydın diyorum bugün sizlere.
detaylar bildik detaylar.yan baktın düz baktın vay efendim ters baktın.
memleket ne ki gençler ne olsun.
onlara mı kızayım yani.
tehdidin, dayılanmanın bini bir para olan memlekette büyüyen bu çocuklardan ne beklenir ki.
onlara mı kızacağız şimdi.
etlerine butlarına bakmadan dünyadaki her şeye kafa tutup posta koyanlar, portakal kesip bayrak yakıp falan dayılanların dünyasında bu çocuklara davranışlarının yanlış olduğunu mu anlatabiliriz?
yok aslında valla sinirli değilim, hatta şu anda odamda bunları yazarken gülüp duruyorum. anaaa, şiddet mağduruyum la ben deyip deyip gülüyorum. yavaş çekim olayı canlandırınca zihnimde yeniden, halimi düşünüp pek gülüyorum. daha koridorun dibindeki öğrencimin manyak bakışlarından bir terslik olduğunu sezip ona doğru yürümem, arkadan koşarak gelenin ayak sesleriyle olayı tam olarak çözüp senkronize olarak çıkan iki yumruk arasına kendimi can siperane atışım ve böğrüme inen yumrukla ohaaaa deyip yumruk atanı duvara yapıştırmam. duvara yapıştırdığıma “ama çok ayıp ama yaa, canım yandı ama” falan diye dert anlatmaya çalışmam. ahahah, düşününce okulun duvarına şöyle bir sloganlama yapma hakkım doğmuş gibi hissediyorum:

if

 

aksiyonu bol bir sabaha dönüşmeden önce, iyiydi sabah oysa ki.  bir kahve eşliğinde sınav oturumları falan hazırlıyordum sığınağım odamda. lys karneleri çıkmış 12’lerin, onlara laflar hazırlıyordum “ulan bu netler ne, tüüüü” diye diye.

Bir de Spotify’da Can Kazaz açıp dinliyordum ki, en çok bunun için kızdım bak şimdi. Can, modumu gün içinde kullanacağım iyi bir hale eviriyordu. şimdi hiç dinleyesim yok. dur daha sert bi kaç müzik bulayım.
ama siz Can dinleyin. mesela şunu:

 

ya da Marc Aryan cover’ı olan şunu.

Dur ben gidip duvara sloganımı yazayım da geleyim. ü hü. dayak yedim laaaaan.

Annem Geldi

pat diye.
sürpriz denileninden.
Öyle mutlu oldum ki, ne yazsam yavan kalır. Mutlu oldum yazıyorum o nedenle.
annemin gelmesinden çok gelebilmesi mutlu etti.
çıkamıyordu annem bir süredir babamın ölümünden sonra.
bir korku, bir kaygı, bir titreme halleri vardı ama titreme öyle böyle değil. azıcık sahile yürümeye falan bile götürsek Mudanya’ya ayakları boşalmalı, elleri deprem gibi sallamalı bir titreme. onu üzen, bizi başımızı başka yöne çevirip dişimizi sıkıp küfrettiren hayatın annemde bıraktığı tortuya falan.
neyse.
aslan annem, kaplan annem. gitti, tedavi de oldu, kendi kendine telkinlerle falan, hem de bırakın beni ben bunu halledicem diye diye halletti valla.
iyiydi biliyorduk da kendi başına yola çıkıp sürpriz yapmasını beklemiyorduk. bu nedenle aklımızı çıldırdık abla kardeş annemizi kapıda görünce.
-hep beraber anneme bir affeeeeriiiin çekiyoruz burada. teşekkürler.-
tabii bu ben hallettim işte bak gördünüz mü’nün ödülü olarak bizi çeke çeke ne zamandır gelemediği İstanbul’lardaki eş dost ahbap gezmesine götürmesine de gıkımızı çıkaramadık.
Cumartesi kuzenime gittik. teyzesi olarak ilk ona giderek onu onurlandırmış. öyle diyor. yerim ❤
pazar günü ise inanılır gibi değil ama, ablam 1,5 yaşındayken benimse ana karnında iken taşındığımız evden komşusuna götürdü bizi çeke çeke Yedikule'ye. eskiden mektuplar, sonrasında telefonlar sonrasında arada sırada ziyaretlerle sürdürdükleri bir dostlukları var hala. anlamam mümkün değil. ben bu ananın kızı değilim ya da. zira ben ilişkileri sürdürmede çok beceriksiz ve tembelim. neyse Yedikule'deki essssskiiii komşumuzun çolucuğu çocuğu torunu tombağı hepsi bizi bekliyordu. kendimi eski türkiye insan ilişkileri içinde buluverdim. zira günümüzde insanlar analarını babalarını bile böyle karşılamıyor ayol. çok hislendim bir yandan da. çocukluğuma, müsaitseniz annemler size gelecek yıllarına döndüm yemin ederim. tabiy sonra iş benim bebekliğime aman da ne kadar da tombul olduğuma falan gelince keyfim kaçtı ama. kızmadım da çok. insanlar almışlar hafızalarında saklamışlar ailemizi sevgiyle, "kardeşim ne açıyonuz şimdi kat kat göbeği,gıdıyı, bıngıl bıngıl meme mevzuunu falan" diye çemkirip hazırlanan sofrayı kafalarına geçirmem yakışık almazdı. eheh deyip sustum. tek üzüntüm o güne dair, yağmurluydu hava, analı kızlı azıcık yedikule gezeriz hayalini gerçekleştiremedik. olsun, annem yine gelir yine gideriz.

bu arada her gün biz de üzerindeki gezmeli tozmalı hal gitmesin diye teşvik ediyoruz annemi tabii. hadi şuraya da hadi buraya da diye. birazdan işten çıkacağım. aradım annemi "gel Beşiktaş yapalım, çarşı pazar gezeriz, hava da güzel" dedim, azıcık kıvırdı. "ay dizim şişmiş benim" dedi. bahardanmış. gideyim de annemlerin gurbette gezip dönüp geldikten sonra İstanbul'da oturdukları evden son komşusuna akşamüstü çayına gitmeye ikna edeyim. artık orada da Liseli ergen elektra'nın hallerini dinlerim komşudan nabalım. anamız gelmiş, çekicez.

Öyle Kalırsın İşte

Azıcık kafa dağıtayım iş yerinde millet etütteyken diye tıklamıştım ki, önüme düşen ilk gönderi yükünü koydu gitti kucağıma twitter’ı açtığımda.
Emel Korkmaz, yutkunarak oğlunun doğum gününü kutluyordu.

Oğlum iyi ki doğdun,
İyi ki seni doğurmuşum…
İyi ki benim evladımsın,
Seni çok özledim…
Doğum günün kutlu olsun
#iyikiDoğdunAliİsmail

Videosu da var ama wordpress beleş formda yükletmiyor video bana. alacağın olsun senin de. sonra çemkiririm bir ara .

Güzel gözlü çocuğunu, kuzusunu döve döve öldürerek elinden aldıkları bir anne nasıl olursa öyle zaten Emel Korkmaz.Videoda görünce mi sadece “ha, bak üzülmüş gerçekten” diyecek insanlar ki zaten. Öküz mü insanlar? Çocuğu bir gece döve döve öldürülünce nasıl olunursa öyle işte.
allah kahretsin deyip sigara yaktıracak kadar kötü işte. allah kahretsin.

Allah kahretsin. hepimizi. Daha kimlerin anaları var Emel Anne gibi aralarda twitterda önümüze düştükçe anca utanıp yerin dibine geçiren bizi.
Özür dilerim. Çok özür dilerim Emel Anne,kuzunu iyi ki doğurmuşsun, iyi ki senin olmuş.olup bitenler için, hiç bir şey yapamadığımız için özür dilerim. biz çok üzüldük, burnumuzun direği sızlıyor seninle empati yaptıkça. burnum kopsun, içimi dağlıyorlar, hatta aklım çıkacak gibi oluyor yaşadıklarını düşündükçe. ama işte bi şey de yapmıyoruz biz. Özür dilerim.
Masum değiliz hiç birimiz Emel anne.Biliyoruz.

kürdan var mı?

kapanmaması için göz kapaklarıma sokuşturmam lazım da.

sabah soğuk akşam güneşli ya da tersi günlerin kısaca pre-bahar günlerinin bünyem üzerindeki kesin etkisi uyuklamak.

millet baharda coşmaktan falan bahsedince sessiz bir iç monologla hep tartışıyorum kendimle. azıcık da itişiyorum. hadi be kızım, canlan, azıcık hafifle, pır pır ol falan. ıııh. sabahları yataktan kalkamama, içilen kahveye çaya rağmen uyanamama, içinin kıyır kıyır uykuya doğru akması gün boyu, gözlerini açamama, başının üstünde fil taşıyormuşçasına ağırlık, elinin ayağının kalkmaması, kafanın hep yastık istemesi.

hiç değişmiyor.

her bahar ön gösterim seansında aynı film çekiliyor benim platoda.

bugün de şu an sanırım içtiğim 4.  kahveye rağmen,- ki kahve fotojenik dursa da aslında çaycıyımdır ben. sabah 1 öğlen 1 ikindi 1 kahvem vardır sadece. bunların öğlen olanı türk kahvesi diğer ikisi filtre, granül ne verdiyse işte öyle. onun dışında çay kupam hep doludur iş yerinde. evde de yemek sonrası tazesinden 1 demlik çay,akşam boyu eşlik eder haneye. bu arada “hanene ay doğacak” çok güzel bir kitap ismidir. o geldi aklıma onu da not düşeyim. Şebnem’in öyküleri vardı di mi bu kitapta?- neyse işte. araya laf girdi diyeceğimi dedim zaten. 4 kahve bi sürü çaya rağmen ayılamayınca  dedim yazı yazayım bakayım belki açılırım. şu ana kadar pek açılmadım ama, du bakalım.

dizisevici ruh halimi çok kişisel alfabeli blog dönüş yazımda yazmıştım ya. yok, değişmedi iki günde tabii. devam o hale.  bir tür duymayan duysun haberi yapayım dedim diziseverler de faydalansın.FEUD dizisini haber vereyim duymayana diye tıkladım yazı yazma şeysini aslında. uyku, kahve, çay falan, yazıyı uzatmak için hikaye işte. henüz iki bölümü yayınlanan tazecik bir dizi. Dönem dizisi diye kategorize etmişler.  dönem dizilerini severim. MAd Man’in mesela hastasıydım. Don Draper‘a olan aşkımı ise yazmayayım oturur ağlarım dizi bitti diye.  Mr. Selfridge’de bende ayrı bir yeri olan dönem dizilerinden. FEUD’da dönem dizisi diye tanıtıldığı için radarıma takıldı sonra bir baktım, uuuu, Susan Sarandon Bette Davis olacak, Jessica Lange Joan Crawford olacak, dizinin arka planında hollywood film endüstrisi cadı kazanı olacak… Alllaaaaaaah dye gittim eve valla duyduğum gün. hemen de izledim. olmuş mu olmamış mı daha erken demeye ama, prodüksiyon ve oyunculuklar şu haliyle bile şahane  notu aldı benden. bu Bette ve Joan kavgasını da valla bilmiyordum ne yalan. azıcık araştırınca diziyi duyup çok eğlendim kavganın vardığı boyutlardan. -kavga kaşağısı elektra- dizi içinde izleyip göreceğiz mutlaka da, özellikle şu anektod çok güldürdü beni. Bu filmle Bette Davis oscar adayı oluyor, Joan olamıyor. Ama Bette’i de alamıyor, bir başkası alıyor Oscar’ı ve sahneye bu bir başkasının ödülünü almaya kim çıkıyor: JOAN tabii ki. hahahaha, yemin ediyorum düşmanın bile zekisini bağışlasın allah hepimize. bununla kavgalı olmak adamı dinç tutar be.  Söz konusu tören şu: 

aralarındaki kavganın eğlenceli kısımlarını Susan ve Jessica’nın şahane oyunculuğuyla ve çitlediğimiz çekirdekleri püskürerek allaaaah nidalarıyla pek eğlenerek izleyeceğiz bence. Hadi siz de başlayın  izlemeye. eğleniriz hep beraber.

bu arada açıldım sanki ben ya. gideyim de terasta bi sigara içip azıcık sırt esneteyim.

 

 

Kahrolası Federaller

kitap almayıp elde birikmiş olanları  ya da kindle’da okunmayı bekleyenleri bitirme kararımın ikinci yılında , eldekileri eritmeye az kala hâlâ daha onlarca kitapla  beni bekleyen kindle içinde yüklü ya da bilgisayarımın klasörlerinde yüklenmeyi bekleyen bissürü  kitap içinde en çok  onların olması nedeniyle- şu an kendimi tokatlayacağım sizin için. amma uzattım cümleyi gerçekten. çok haklısınız- işte bazı nedenlerle diyeyim kısaca, okumadığım polisiye, entrika, cinayet, korku, gerilim romanı kalmayacak yakında blog.

geçen yazın cinnet ikliminde -yazar burada hem fiziksel manada  sıcak havayı hem de ülkeyi sarıp sarmalayan o garip ruh halini kast etmektedir.- içim , dışım elim ayağım buz kessin de unutayım, unutayım da azıcık uyuyabileyim, uyuyabileyim de o cinnet günlere direnebilecek duygusal, zihinsel direnci bulabileyim diyerek,   bile isteye hep bu kitapları seçtim okudum. en piyasa işinden, en “vay be! ne kitapmış” deyip edebi açıdan da hayran kaldığım örneklerine kadar bisürü okudum ve hâlâ da okumaktayım.

Mesela Jo Nesbo‘yu keşfettim. – yo nezbö olarak okuması da pek eğlenceli- Daha önce okumamıştım.  Onun iri cüsseli, depresif, sistem içinde ayrık otu dedektifi Harry Hole’la birlikte manyakların peşinde soluksuz günler, geceler geçirdim.  Zaten kuzeyin soğuk, karanlık iklimi,  içe dönük  sosyal hayatı,  asla “hadi ya ,boş ver kuralı muralı “demeyen ve bu nedenle ağzım açık kalarak anlamaya çalıştığım politik yapısı içimi hep bir hoş ettiğinden Jo Nesbo’ya da bayıldım. Nordik nordik yaşayabileceğim bir ikinci hayat diliyorum allaaam. Çok mu yani.

Daha piyasa işi olarak da Tess Geritsen‘in adını anayım mesela. Yo Nezbö’nun az sayıda kitabına ulaşabilmişken Tess’in bi sürü kitabını okudum. kimi kafam kadar 600’e ulaşan sayfa sayılı, kimi 100-200 arasında değişen sayfa sayısıyla daha mini boy bi sürü  kitabı var kindleımda. Zaten tv Series olarak da aşina olduğum Rizzoli& Isles‘ın maceralarını bir de kitaplardan okumak  hoşuma gitti. Tess’in kitaplarından çıkmış meğerse bu televizyon karakterleri. Tess daha çerez işler üretmiş bence Nezbö’ya göre ama olsun. az üstte değindiğim nedenlerle hiiiç burunkıvırmadan,  tırnağımı yiye yiye, arada çekirdek çitleye çitleye ya da okudum hepsini.

Sonra tabii ki Stehen King. King’i çok ayrı bir yere koyuyorum bu türde. İstese her türün canına okur bence.  ❤ Stephen ile son randevum onun meşhur bilimkurgumsu fantastik western gerilim serisi Kara Kule ile olmuştu. blogspotta ikamet ederken yazmıştım da okuma hallerimi ve ara ara “tırman tırman bitmiyor a dostlar bu kulenin merdivenleri” serzenişlerimi. hakikaten hem şahane bir deneyimdi Kara Kule hem de sabrımı test ettiğim bir sınav. ama okudum, bitirdim ve bayıldım. Torunlarıma gururla gösterebileceğim  bir okuma nişanım var bence  kütüphanemdeki bu seri sayesinde. – e he he he.  torun dedim ayol. dur daha be der misiniz lütfen- neyse kindle cangılında King’in okumadığım ne kitaplarına ulaştım. pek güzel oldu netekim. İşte o bulduklarımdan biri de Dolores Claiborne’du. vallahi duymamıştım bu kitabı da ondan çekilen filmi de. Kitaba bayıldım. Zaten diğer King kitapları ile kıyaslandığında ebat olarak Cin Ali kitabı boyutunda olduğundan bir yaz günü ve araya giren işler neticesinde aynı günün gecesinde bitiriverdim kitabı. King’in kısa ama etkili işlerinden biri olmuş. Başından sonuna bir kadının monologu olarak kurgulanmış bu kitabı okurken filmi çekilse bunu Kathy Bates iyi oynar dedim dedim de bir de ne göreyim, filmi çekilmiş ve Kathy Bates oynamış. Cast ajans mı açsam ne yapsam bu yaştan sonra,anlıyorum sanırım bu işten diye düşünmedim değil. Ama sonra hava çok sıcak olduğundan o  yaz gecesi yeni kariyer planımdan hemen vazgeçip köye yerleşmeli ve siz İstanbul’da yanarken mesela yorgan örtmeli emeklilik düşlerime geri döndüm.

Arkadaş bi dakka ya.  Ben yaz butonuna bastığımda aslında bambaşka bir şeyler yazıp iki üç olay üzerinden polisiyelere bağlayıp sisteme çemkirecektim. o başlık falan da hep o çemkireceğim şeyle bir bütünlük üçünde mükemmel bir blog yazısı haline gelecekti.  ama neye çemkireceğimi   unuttum iyi mi. edebiyatın gücü diyelim. yazarken kitapları düşünüp o kadar keyiflendim ki anlatamam. hatta şimdi keyfimi katmerlemek için   çıkıp terasta bir kahve sigara içeceğim müdürün yokluğunu değerlendirip.

O zaman görüşürüz biz yine. o başlık olmadı orda biliyorum da işte, Şeapmayın ya. bi ara bağlarım ben onu yazıya falan.

Menşure Hanım

yine iki yüzlü kutlama günlerinden birinden merhaba blog.

telefonuma gelen indirimli alışveriş mesajları eşliğinde 8 mart kadınlar gününü idrak ediyoruz yurt sathında.

gülmesinler ne ayıptan, hamile göbeklerini saklasınlar ben utanıyorum vallahiye uzanan dangalakça haddimizi, ne yapıp ne yapmamamız gerektiğini söyleyenlerinden tut, her ay istatistiklerde artarak yer eden şiddet hikayelerinden çık,  bu topraklarda kadın sadece ve sadece işine gelen siyasetçinin, markanın, işverenin, kocanın, sevgilinin işine geldiğince kullandığı, işi bitince fıydırıp attığı hatta bazen öldürüp yaralayıp attığı bir şey. işine geldiğinde kadınım, canım, işine gelmediğinde kadınlığını bil sus otur hikayelerinin nesnesi.

şimdi buraya istatistikleri yığardım da bilekliğimi taktım uzunca aradan sonra yine ağrımaya başlayan bileğimi dinlendireyim diye mouse kullanmak pek zor.

öldürülüyor, yaralanıyorlar.

yok edilip kaybediliyorlar.

iş bulamıyorlar, iş bulmak için yaptıkları görüşmelerde hamile kalacak mısınız sorusuna maruz kalabiliyorlar, hamile iseler iş akitleri feshedilebiliyor, doğurup işe döndüklerinde en ufak performans kaybında bu durum önlerine mutttlaka konuyor, aynı işte daha az ücretle çalışıyorlar, çalıştıklarında güzel görünmeleri isteniyor, azıcık sinirliyseler aylık regl döngüleri üzerinden en pis şakalara maruz kalabiliyorlar. daha neler neler.

işe gelirken bahar gibi Mart sabahında dilime şu türkü dolandı .

elinde maşaaaa

gider ataşaaaa

kızlara paşaaa

menşure hanııım

bilirsiniz belki bu türküyü. oyalı, boyalı, bülbül dilli mehlenin gülü Menşure hanım’ın türküsü. hikayesini falan bilmiyorum. ama severim türküyü. kendi kendime mırıldanıp omuz titretip halay falan da çekerim arada türküyü söylerken. neyse sabah sabah neşeyle türküyü mırıldanıp halay çekemesem de minik ceylan sekmeleri ile işe yürürken türkü eşliğinde, dan diye aklıma adı dile düştü diye aile meclisince öldürülüp yakılarak, kuyulara atılarak, tekmelenip nehirlere atılarak, ölüsü parça parça edilip hayvan yesin diye ormana bırakılarak öldürülen küçücük kızlar, gelinler, kadınlar düşüverdi . sustum hemen menşure’yi ispiyonlayan ben olacakmışım gibi.

neyse işte. Sevgili Oğuz Demir, şahane işlerinden birini bizim için yapmış bugün . Kadınlar Gününde bize destek olmak için. bayıldım yine aklına, yüreğine, çizimine. Diğer işleri için kişisel sitesi şu , instagram sayfası da  şu  Oğuz Demir‘in

onun çizimiyle günümüze bir bakıp düşünelim istedim.

ve  tüm çiçekli böcekli reklamı mesajı silerken mantrayı tekrarlayıp dil çıkarmanızı öğütlüyorum bugün. azıcık içi soğuyor en azından insanın : KADIN KADINDIR ÇİÇEK BABANDIR.

8 mart

Ay Lav Yu Ken.

Bu sene milletin övdüğü bir sürü film benim için tam bir hayal kırıklığı oldu.

hayır, övüp övüp beklentiyi yükseltmeseler güzel filmmiş  deyip sıradakine geçeceğim. böyle oturup çemkiren yazılar yerine, vaktiniz var ve ne yapayım diyorsanız izleyin bakın bu filmleri  yazısı yazacağım. bu kadar balon beklentilerle izleyince , hoffff.

Al işte Moonlight

ayol Oscar için imal edilmiş gibi holiwud açısından. o kadar belli ki. ha güzel mi? e fena değil. yardımcı erkek oyuncu oskarı alan Mahershala Ali‘yi House of Cards’tan bilirim. İyidir. Filme de kısa ama etkili bir katkısı var. ama öyle amaaaan, şahane dediğimiz bir durum yok yani ortada.  -başlasa artık house of cards da ya. – yani, moonlight bence oscarlık bir film değildi. ama olsun, güle güle kullansın . unutulmaz filmler listesine girmeyi falan beklemesin ama.

Toni Erdman ya da.

ne bileyim. olmamış bi şeyler. bir babanın kızına öğretmek istediği hayat dersleri falan mı desem ne desem konusuna. anlamadığım için çok yanlış yerden de giriyor olabilirim tabii. evet, bazı sahneler de çok güldüm. ama genelde gerildim. kızın babaya tavırları beni acayip gerdi. döverim yelloz seni modunda izledim. böyle bi garip, bi değişik  filmdi. ama izleyip de iyiymiş bile demedim diyeceğim, fanları burayı basacak diye çok korkuyorum.

Fences. 

diğer ikisine göre -hazırlayın sopaları dövün beni – Bİ TIK 😛 daha beğendiğim bir film oldu. Tiyatro uyarlaması olduğundan bol diyalog, az oyuncu, sınırlı mekan, bol diyalog demiş miydim? demiştim, ama çoook bol diyalog. öyle böyle değil. çok. allahtan Denzel  ve Viola konuşuyorlardı da çekebildim o kadar bol diyalogu. Denzel’i de Viola’yı da  oldukça etkileyici bulduğumu belirteyim. Viola ayrıca hayranı olduğum bir oyuncu epeydir. Seviyorum kadının o dramatik oyunculuğunu.

Bi de Juste la fin du monde. 

Allahım. Bir filmde Marion olur, Vinceeeeent- adını bile yazarken içimden hayranı olduğu pop starı gören ergen kız çıkıyor- olur, xavier yönetir ve film olmaz mı? olmamış. mehhhh bile diyemeyeceğim kadar olmamış. Bu da tiyaro uyarlamasıymış. bu tiyatro uyarlamaları sıkıntılı ise uyarlamayın kardeşim.  ha uyarlayacaksanız, iyi uyarlanmışları iyi çalışın. nasıl yapmış adam diye bi bakın diy mi ama? bak orda şahane uyarlamalar var işte.  bir 12 Öfkeli Adam , bir İhtiras Tramvayı, bir Kim Korkar Hain Kurttan, efendime söyleyeyim daha yenilerden Closer falan var. Bir de tiyatroyu sinemaya getiren Dogville var ki, o başka bir çıta zaten. hani öykünmeye falan kalkan rezil olur zannımca.  Neyse, ya böyle yapın ya tiyatrodan elinizi çekin efendiler.

ama nihayet dün film gibi film izledim. Canım Ken Loach, bi tanem Ken Loach. Ben böyle filmler seviyorum ya. valla. Orhan Kemal’i sevmem gibi bir şey anlatmak istediğim. Ya da yeniden yeniden Ah Güzel İstanbul filmini izlemem gibi. nasıl anlatayım. Ken Loach sineması diye bir şey var ve işte sıradan hayat hikayelerini anlatıyor deyip geçemeyeceğimiz derinlikte tokaaaaattttttt gibi filmler yapıyor Kencim. Evet, son filminden bahsediyorum. I DANIEL BLAKE   dün pazar sineması kuşağımda izledim nihayet ve işte ne bileyim, kalkıp yeniden Gezi’yi niye başlatmıyoruz diyecek kadar etkiledi film beni. Niye gidip her şeyi yakıp yıkmıyoruz. niye gidip bizi hiçleştiren bürokrasinin tekerine çomak sokmuyoruz, niye yıllarca vergimizi paşşa paşşa ödediğimiz bu devlet bize üç kuruş yaşlılık aylığı bağlıyor, -o da şanslıysak bağlıyor ha. bi sürü insan işsiz ve yok prim günü yok yaş diye insanları parasızlık içinde bırakıveriyor sistem-. hadi o bağlıyor biz niye bunu aldığımıza bile seviniyoruz, niye sen dalga mı geçiyorsun lan, bununla sen geçin sıkıysa demiyoruz. niye insanlar belediyelerin önlerinde ayın belli günlerinde bedava alışveriş kartı almak için sıraya falan giriyor ve dahası ben markette önümdeki sosyetik yellozun o bedava alışveriş kartlarından beş tane çıkardığını gördüğümde niye onun saçını başını yolmuyorum.

hoffff.

işte sinema dediğin bunu yapmalı. hımbıl hımbıl oturduğum yerden kalkmam için dürtmeli. Bi şey yap demeli. ha yapmıyorsam hala o benim hıyarlığım Kencim. gerçekten benim hıyarlığım.

Neyse, aranızdan en öfkeli hallerimle ayrılırken bugün o son kez fakir ama gururlu olduğu günlerini yâd edelim bu ülkenin. Geziyi. ama öyle tencereli tavalı falan şarkılarla değil, böyle yık, geç, kır dök diyenleriyle. bak şunla mesela

Yemek Yapmakla İlişkim

rain_03rdc_by_pascalcampion-d9okype

Ne güzel Di mi? Şurdan 

tam bir terazi gibi. Bir evde kimsenin aman ille de yap demediği zor – zor derken pöh, bana zor sökmez tabii de uğraştırıcı diyelim 😀 -tariflere heves etmekle bildiğin klasik orta halli türk mutfağı arasında gidip gelmek olarak da anlayabilirsiniz bunu. bazı bazı içimden taşmak isteyen şefin itişine kaptırarak pinterestte instagramda bloglarda alengirli tarifler arayışına girip  iş dönüşü malzemeleri toplayıp koşa koşa mutfağa girip ha babam uğraşıyorum, bazı bazı yapıyorum bi tencere sulu yemek bolcasından bi gün yanına çorba bi gün yanına pilav ya da makarna takviyesiyle iki gün sofraya aynı yemeği koyuyorum. mutfağa meylim var da ruh halim pek bir çalkantılı olduğundan şuyumdur diyemiyorum işte mutfak konusunda.

topladığım tarifler konusunda da pek teraziyim. bi dalıyorum çıktılarını almaya bir gün elimde otuz tarifle eve varıyorum, birini ikisini deneyip kısa sürede terazinin öbür kefesindeki ruh halime geçince çekmecelere, dosyalara tıkılmış, hatta bazısı çantanın dibinde çıkarılmadan kalmış bi sürü tarif uçuşuyor sağda solda.

hadi yemek yapmak içimden gelmediği zamanlarda şu tariflere bir çeki düzen vereyim diyorum, bir tarif defteri tutmaya heves ediyorum, hooop sıkılıp dosyalara koymaya karar veriyorum düzenleyip, hoop ondan da sıkılıp çöpe bile atabiliyorum hatta o çıktıları. – hemen çemkirmeyin doğa dostu okuyucular ben çıktılarımı heeeep kullanılmış kağıtların arkasına alıp sonra da onları kağıt geri dönüşüm kutusuna atıyorum. 😛 N’aber? – Bi de evet pinterestten haberim var. orada kendime yemek sayfaları oluşturdum ama yemek yapmaya girip pinterestte tarif bakacağım diye işe koyulduğumda kendimi pinterestin engin denizinde kaybediyorum. bi tarife bakıp çıkıcam ben yapamıyorum pinterestte. Çılgın bi yer orası tanrımmmm.

neyse, işte yeni yıl kararlarım arasında elimin altında olması gereken tüm yazılı saklanacak dökümanı bildiğin basit word dosyalarına aktarıp google drive’a atmak vardı. tarif olur, okunacak kitaplar listesi olur, şurada şu mekanı öneriyorlar olur a yolum düşer not alayım bari listeleri olur, şurada burada gördüğüm okuduğum püf noktaları olur, izlenecek film önerisi olur, her şeyi. Cep telefonumun not alma özelliğinin suyunu çıkardığımı, küçük not defterlerime bir düzen dahilinde not alamayıp aldığım notları o defterlerin içinde bulamadığımı  fark edince bunu yapayaım bari, nerede olursam olayım drive’da elimin altında olur diye düşündüm. muhtemelen çoook daha pratik yöntemleri olanlar vardır ama ben bunu seçtim.

bugün yüklenip dosyaydı, not defteriydi, çanta dibi çıktılardı her şeyi, iş yerine taşıdım. İş yerlerinde zamanın tamamını işimize vermenin çok saçma bi şey olduğu konusunda hem fikiriz değil mi? 🙂

neyse bulduğum her “iş yok bari internette gezeyim” dediğim anlarda şu notları word’e aktarma işini yapmaya karar verdim. ancak gördüğünüz gibi, işim yok bari internette gezeyim kısmında takılı kalmış bulunuyorum yine 😛 Yoksa ne işim var şimdi yemekle olan ilişkim diye başlayan ve sizi hiç ilgilendirmeyeceğini bildiğim şu yazıyı yazmak için blogda?

neyse, yazmış oldum işte . spotify’da haftalık keşif listesi eşliğinde ve demli bir kupa çayla mayalı rulo börek tarifini yazmaya gideyim bari tenefüs zili çalana kadar börekler başlığı altında oluşturduğum word dosyasına. yalnız maya işi benim için hâlâ büyü gibi. dur bakalım heves edip çıktı almışım yazayım da yaparız belki bi gün.

elektra hepinize aldığınız kararları uygulama dirayeti diler.

Sabahın Köründe

uyandım.

İzin günüm ama uyandığımda ve uyuyamayacağımı anladığımda saat 8’e geliyordu.

Giden uykuyla kavganın gereksiz olduğunu bilecek bir beden yaşım var şükür. kalktım. Kahve yaptım yatağa dönüp önce instagram ardından twitter azıcık gezdim.

sabahın köründe etkileşmek canı çekmiyor insanın ne bir kalp bıraktım fotolara ne bir retweet olsun yaptım.

içimden çok takdir ettiklerimi akşama kalplerim .

retweetler menşınlarsa bilemiyorum, belki yapmam.

yeni başladığım kitabın içine girmeye çalıştım. çok okumanın arızası bu sanırım, yani üstüste demek istiyorum. çok okumanın havasını atayım diye yazmadım o cümleyi. biri bitip kapatıp sindirmeden kitabı pat diğerine başlamak. bilirsiniz . işte bunun arızası şu: yeni kitap akana kadar bir 30-40 sayfa ziyan oluyor . ittire kaktıra yeni isimlere, mekanlara, olay kurgularına alışmaya çalışıyorsun. neyse bu  yeni başladığımın da ilk 30’undayım anca daha yeni kahramanımız ispanyol dedektif ve onun bağlı olduğu ofisin şerif yardımcısı öküz aleyhisselamın adlarına alışabiliyorum. kadın kahramanın adı Anne. Bu da bir sorun oldu şu ana kadar. Çocukların annesi, Anne’nin annesi Anne’in kendisi falan. hofff. Sıkıldım. Çevirmenin yerinde olsam bir skandala imza atmak pahasına Maggie falan yapardım adını Anne’nin. Skandal patladığında ben destek verirdim, gidip” haklı ama, bizi düşünmüş ne var” türünden okur görüşü bildirirdim. Sabahın yatak kısmında manzaraya bir adet bioche kafası, patisi, kuyruğu , göbeği falan ekleyiverin hayalinizde. Çünkü ben bunları yaparken o tüm varlığıyla yanımda oluyor genelde. Hatta ilgi çekemezse gardrobun üzerine çıkıp oradan kafama falan da atlıyor. atlamadan önceki halleri çok komik şapşalın. bir sağa bir sola gidiyor, bir ardılıyor atlayacağım diye yemiyor dönüyor, mızır mızır mızırdanıyor bu sırada oyun için ona bunları yaptırmak zorunda olan bana, kenara gelip popoyu ben fareymişim de o da beni yakalayacakmış gibi sallayıp sallayıp hooop. ay çok şapşal dur gidip burnunu öpeyim de sonrasını anlatayım.

Neyse,bu kısmın üzerine kalktım akşama fırına atarım dediğim şeyleri sosladım. düdüklüye kurufasulyeyi koydum. o da yarına yenir. işten gelince yemekle uğraşmam. bir pilav yanına turşu yoğurt bitti. tavuk didiğim vardı ondan da bir çorba uydurdum yayla benzeri.  Akşamın kıvırcık salata planına uygun olarak salata malzemelerini bile sirkeli suya yatırdım. o derece.

evet, henüz kahvaltı yapmadım. kahvenin üzerine çay içtim bi sürü. ha bi dilim kek yedim. ondan sanırım açlık hissetmiyorum henüz. saat şu an itibarıyle 11:36. gün için niyetim bir film izlerim birazdan. Yün yutan devasa bir ağıza dönen battaniyeyi dürtelerim bir iki. sonra alışveriş bahanesiyle çıkarım. AVM denen şeyler içinde tek sevdiğime uzatır yolu, hem alışveriş hem de kahve eşliğinde kitap okuma ile günün gündüz kısmını noktalar eve dönerim. Bilemiyorum yani. Şimdilik böyle. Ha bir de birazdan instagrama şunu yüklerim sanırım. Çay da abdi babanın abdest suyu gibi çıkmış ama neyse. yalnız battaniye kuzey ülkelerine yerleşmemi sağlayacak kadar HYGGE oluyor valla. Mum falan kolay. Bu battaniyeyle “ooo elektranım, felsefemizi çözmüşünüz, buyrun vatandaşlık” diyebilirler bana.

dsc_0219-01