Dün demiştim ya

bazen de mutfağa girip ev ahalisinin aman ille de yap demedikleri şeyleri yapıyorum, daha önce yapmaya üşendiğim, çekindiğim şeyleri deniyorum diye.

haha işte onlardan biri de benim dağcı olma hevesine bu yıl düşen ve bu düşüşle bütün uyuyan evham kurtçuklarımı da yuvalarından çıkaran sıpama dağa giderken azığına koysun da dağda enerjiden düşmesin, düşmesin de kayalara güzel tutunsun, kayarsa baltasını küüüüt diye buza toprağa saplayabilsin diye pişirip istiflediğim enerji barı oldu. – allaaam ya ne diye dağa heves eder ki bu sıpa. dün gece 2 hafta sonraki tırmanış planlarını anlatırken babasına bir hevesle, dedim ki ” ya bence sen sevmedin bu işi,valla”  ııh, yemedi. küçükken ne güzel manipule edebiliyordum ben bu sıpayı ya. çocuk büyüyene kadar havuçlu ıspanağın en sevdiği yemek olduğunu sandı mesela :P-

bugün instagrama süsleyip püsleyip fotoğrafını koyunca Leylak örtmenim tarif istedi. ben de yazdım basitçe. ama sonra dedim bloga da koyayım belki başkalarının da işine yarar.

yulaflı enerji barı

Pinterestte oat meal granola bars yazdığınızda bir sürü tarif çıkıyor aslında. ama bazılarının içeriğinde hem sıpanın damak zevkine uymayacağını düşündüğüm şeyler var diye bazılarını da yapmaya kalkıştığımda evde elimin altında malzemelerden  yok diye eledim. üç aşağı beş yukarı mantığın aynı olduğunu kavradığımda da kafama göre bir şeyler yaptım. sonuç hem tat açısından hem de ne çok sert ne dağılan bir kıvama ulaşabildiğinden başarılı geldi bana.

malzeme olarak 2 su bardağı kadar Yulaf , 1 büyük  muz- püre haline getirdim çatalla- , bir avuç fındık, 2 avuç kuru üzüm, 1 avuç kuru yaban mersini,2 tane kuru kayısı, 2 yemek kaşığı bal, 2 yemek kaşığı pekmezi katıp karışırdım bir kapta. fındığı epey un ufak ettim rondoda, kuru meyveleri de hafif parçalattım. tahin de koyabilirdim, yoktu🙂 susam yakışabilirdi, kayısı koymuştum zaten bir de yağlı yağlı susam dağda sıpamın başına tuvalet derdi çıkarır diye vazgeçtim😛  bunun dışında çiğ badem yakışabilir bence, incir denenebilir kurusundan. yani kafanıza göre bence.

benim küçük fırınım var. şu klasik en bilinen türk markası mini fırın boyu, onun tepsisine elimle yaydım pelte gibi karışımı çok tam tepsi boyu olmadı. olurdu da çok incelir pişerken kurur sert olur diye tam kenarlara dayamadan böyle en fazla 2-3 cm. kalınlıkta yaydım düzgünce. spatula ile kenarları düzledim ki kesince yamuk yumuk görünmesin.  175. dereceye ayarlayıp ısıttığım fırında bir 20 dk. tuttum. 20 dk. sonrasında çıkarıp peltenin üzerinden tam da kesmeden sonra kesmeye yardım olsun diye bıçakla kesermiş gibi işlem yaptım. fırını da 150 dereceye düşürüp tekrar bir 10-12 dakika tuttum çıkardım. çıktığında hala biraz yumuşak geldi bana ama kurabiye misali kururken sertleşeceğini akıl edebilecek kadar da olsa kurabiye deneyimim olduğundan üzeri açık tezgahta soğumaya bıraktım. soğuyunca kestim, altları hala yumuşak gelmişti biraz da tel ızgara üzerine alt üste gelecek biçimde bıraktım. sonra cam bir kavanoza koyup dolaba kaldırdım. bir büyük cam kavanozu doldurdu, 3-5 de arttı. o artanları sıpa gelince zaten oyyyyyyy annneeeeem nidaları ile mideye götürdüğünden 1 büyük kavanoz elimizde kaldı diyelim😛

artık sıpanın günlük tırmanış antrenmanlarına giderken de yanına aldığı bu bana pek bir yavan gelen ama evin erkeklerinin pek sevdiği atıştırmalığı da evin rutin pişenleri arasına koyduk bile.

işte böyle blog. sevgimi de kattım dememi beklerdin biliyorum ama, kaygılarımı vesveselerimi aldı yapmak, ben ona bi şey katmadım.

 

Bahar geldi ya,

yani belki tam olarak geldi diyemeyiz ama Mart’tayız ya işte cemreler bir bir düştü ayrıca ve de benim iç sesim başladı ” başka türlü, başka türlü, başka türlü. bu değil. burası değil, böyle değil….bir şey yap, bir şey ekle, bir şey çıkar, bir şey değiştir, yap yap yap. ” demeye. tamamdır, bahar geldi işte.

her sene daha da yaklaştığımı duyumsadığım o kesin değişikliğe, İstanbul’dan gitmeye, köye yerleşmeye,  tavuk, inek, domates, soğan, patates, bol yeşil az insan yavaş yavaş yavaşşşşşşşşşşş yaşayacağım keskin ve çok gerekli değişime dair bir sabırsızlık içimde.

bir yanım daha da erteleme hadi derken, bir yanım ya dur bir yıl daha sıpacık ailesiyle olmanın keyfini sürsün diyor.

bir yanım hiç bir zaman tam olmayacak oraya kurmayı istediğin düzen, git eksiğiyle yaşa gör, belki eksik dediğin eksik değil de tastamamdır derken, bir yanım ya olsun bir  iki yıl daha çalış, işin var işte, rahatsın da şımarıklık etme; öyle ya da böyle kenara koyacağın para ,sana olmadı sıpaya gerekecektir diyor.

yani benim terazi burcumun kefeleri bir aşağı bir yukarı gidip geldikçe, e bahar da kafama vurdukça, e zaten eeeeee yani iken. ne bileyim.

yani çekilmez bahar elektrası olarak evde yine yerinde duramaz keçi formunu aldım. pat balkona çıkıp çiçekleri dürteliyorum, pat boyaları elime alıp şimdi nereyi boyasam diye bakınıyorum, pat mutfağa girip evde kimsenin aman da illa yap demediği şeyler deniyorum. sonra bir anda bütün enerjim, hevesim bitiyor, ekmek kesip sofraya koymaya bile üşenen bir elektraya dönüşüyorum.

bahar güzel de kafası fena anlayacağın blog🙂

ama olsun. giderek artan istek, çok yaklaştığını söylüyor değişimin.

kimbilir, pat diye belki de ….

 

 

 

 

 

Sıpa Bu Sabah Geldi de

ben de rahat bir nefes aldım.
bu kez kar yağmasın diye dua ettim – fısıldayarak itiraf-
5 gün tek haber alamadım ve jandarmayı ayağa kaldırmadım. – alkıış-
meteoroloji de Aladağlar Demirkazık sayfasını refreshlere gark ederek tipi mipi olmasın diye her türden enerjiyi yolladım evrene.
bence ana baba olarak iyi bir sınav verdik sıpamıza.
bu sabah işe gelmeden yorgun ve de argın ve de totosu donsa da gayet mutlu eve giren sıpa bile ” valla bravo, telefonumun şarjı donduktan ve size haber veremeyeceğimi anladığım andan itibaren her an arama kurtarma timlerinin çadırın kapısına dayanmasını bekledim ama dayanmadı. afferin size ” diyerek hakkımızı teslim etti🙂
allaaam dağcı anası olmamın çok da gereği yoktu ama, yine de sen bilirsin.
neyse, geldi, evde, sanırım tosur tosur uyuyordur.

ha bu arada bize de kar yağdı, mutluyuz. dün kardan tatil bile yaptık. iyi oldu, çünkü normalde zaten pazar- pazartesi olması gereken iznim okulun son iki haftası hafta içi tüm izinler kalkar saçma sapan kuralı ile kaldırılmıştı. müdür aldı vali verdi tatili. naber müdürrr🙂
cumartesi başlayan vücut kırgınlığı, boğaz yanması gibi arazları 3 gün yemek bile yapmayıp yatarak atlatıp hafif bir nezleyle kurtarmam da bu haftanın şık hareketlerinden oldu.

Portakal Reçeli

yemek bile yapmadım ama, sıpa gelince sevinsin diye azıcık ıvır zıvır yaptım evde. pazar  sabahı çok sevdiği portakal reçelini yapmıştım , dün de çikolatalı çubuk portakal şekerlemesi yaptım.
sıpa da benim gibi portakalı çok seviyor. çikolatalı portakal çubukları alıyordum ona eskiden Beşiktaş’ta çalışırken bir çikolata kahve cafesinden. Bu sene Beşiktaş’a nadiren gittiğimden almadım hiç. geçenlerde pek özlediğinden bahsetmişti, git de al be oğlum demiştim ben de. ama o yokken ve deli deli düşünmeyeyim diye kendimi filmlerle, örgü ile oyalarken aklıma düştü, kalkayım yapayım dedim. çok da kolay pek de güzel.
Şöyle kolay mesela:
Portakal kabuklarını iç beyazlarını alabildiğiniz kadar bıçakla alarak ince şerit çubuklar halinde kesiyorsunuz. bir- iki kez suyunu değiştirerek kaynatıyorsunuz kısa kısa ki acısı gitsin. bir küçük tencerede 1 bardak toz şekerle 1 bardak sudan şerbet yapıp kaynayınca portakal çubuklarını şerbete atıp kısık ateşte bi 15-20 dakika pişiriyorsunuz. altını kapayıp bi 15 dakika daha şerbette bıraktıktan sonra birbirlerine yapışmasınlar diye aralıklarla metal bir tepsiye diziyorsunuz. bir gece unutun onları kurusunlar. bu haliyle bile şahane bir atıştırmalık da, bir  paket bitter çikolatayı eritip portakal şekerlemelerini bu çikolataya bulayıp alüminyum folyo üzerinde dondurunca şahane oluyor. ben bile seviyorum yani tatlı sevmez biri olarak🙂

onların fotoğrafını çekemedim, eve gittiğimde de koca bir kaseden bir tane bile kalmayacağından eminim. bir daha yaptığımda çeker koyarım fotoğraflarını .

Bi de bu akşam pişiririm diye bol sarmısaklı köfte yoğurdum, bi de elmalı kek yaptım, bi de tavuk haşladım didikleyip dolaba koydum- soğuk tavuklu sandviç seviyor da bizimki –  yani yapmadım bi şey yaa, öyle işte ıvır zıvır. -yuh elektra, yazınca art arda ben de yuh dedim zaten-

Neyse, böyle işte.

Bir de şu minik animasyonu koyayım burada dursun. pek şeker pek…

 

Ütü Filmlerim

var benim. Ütü yaparken ince çalışman gereken parçalara dikkatini verdiğinde sahne kaçırsan da bir şey kaybetmezsin türünden filmler. hatta çok ince çalışılacak parçalar birikmişse ütülenmek için – misal bir sürü gömlek- türkçe seslendirmeli ve hatta doğrudan 5. sınıf türk filmleri . – ingilizcesi zayıf-

Dün gece ütü yapmak zorunda olduğumdan

5 makine falan birikmişti ve üzerine iki makine daha çamaşır gelirse hepsini balkondan aşağı savurmak dürtüsüne  engel olamayacakmışım gibi geliyordu

bir film bulayım dedim. işten çıkmadan önce bir kaç google tıklaması.

yine eski yıllardan atlamış olduğum bir film olsun istedim ve  genelde o ağzına sığmayan dilini alt dişine dayayıp konuştuğunu düşünüp buna ziyadesi ile sinir olsam da  ve izlerken ağzına ağzına vurma isteği ile dolsam da  Keira Knightley’nin baş rolde olduğu 2010 yapımı LAST NİGHT   filminde karar kıldım.

altı üstü ütü filmleri etiketine eklerim yaa, n’olcek. diye başladım filme. sonra bir ara ütü masasının üstü çayım, fıstığım, çekirdeğim, kültablamla dolmuş, hasır taburemde oturup film izlerken buldum kendimi.  yok yok, ütüyü de bitirdim tabii . Fena film değil demek bu benim lugatta.

İlişkiler, sadakat, aldatma, aşk üzerine bir film.

Keira , -o ağzını görmemeye çalıştım yine. – Zarif bir hatun, kabul etmek lazım. Ama diyalog sahnelerinde ağzını böyle açık unutuşu var ya, hani standardı onun rollemelerinin, hani dil alt damağa basılı da aralık kalıyor da gülmekle gülmemek arası bir mimik, hah o anlarda bu sefer benim Binoche kızın kuduruk oyunlar oynarken bizimle, heyecandan çenesinin  kasılıp ağzının açık kaldığı anlarına benzettim🙂 Evet,Keira’yı sevemiyorum, zarif dedim işte daha ne.

Eva Mendes vardı bir de filmde. İlginçtir, bu kadar sakin oynadığı bir rolde izlememiştim. Ha tabii seksiliğinden mütevellit kadına giden rol tekliflerinde sıkıntı vardır da, o da filmografisinde farklı bir rol olduğunun farkına varıp hakkını vermeye çalışmış. Biraz daha gürbüz olsa,  halkımızın sevdiği türden etli butlu gerdanı güzel  THM  kadın koro sanatçısına benzetiyorum ben bu kadınceyizi ya🙂 Yuh denir tabii bu benzetmeye ve Eva gibi bir hatuna kadınceyiz dememe, aldırmıyorum.  Hatta isim de vereyim, Hülya Süer 😛

Sam Worthington vardı. İlk kez izliyorum sandım, ama bir yandan da ya ben bunu bir yerde daha böyle odun gibi rol kesemezken görmüştüm dedim durdum. Haklıymışım, Yazın izlediğim Cakete de oynamış.

Bir de hoş fransız katalım filme kadrosundan da Guillaume Canet  Onu da sadece Bir Aradayız Hepsi Bu filminde Audrey Tautou karşısında izlemiştim. Yani sanırım. Bazen ne bulursam izleme dönemlerinde başka filmlerini de izlemiş olabilirim. Ama öyle dönemlere denk gelen filmler hafızamda pek kalmıyor. Günde 3 falan izleyince her şey birbirine giriyor haliyle.

Neyse, ütüler bitti. Güzel de bir film izlendi. E bloga da yazı çıktı. Daha ne olsun.

Bu gece de Hakan’la The Martian‘ı izlemek üzere sözleştik. Sıpamız dağa gitti de kampa, ana baba kişileri olarak evdeki ıssızlığı filmlerle görmezden gelmeye çalışıyoruz. :(  bu dağcılık mevzuusunun bende yarattığı tahribatı da ayrıca konuşalım be blog. bu çocuk niye böyle yapıyor bilmem ki, git dans klübüne gir, CEO yetiştiren klüplere gir de mi? nerden çıktı dağcılık klubü. Ay çok darlanıyorum düşündükçe – 

-Bu da ne acayip ha. çocuk yokken kurduğun iki kişilik hayatı çocuk gelir dibinden sarsar. Çocuktan gizli ağlaşırsın ana baba kenarda ” hüüü şunu yapardık, bunu yapardık, artık yapamıyoruzz, ama çok tatlı tamam da biz n’olcaaz” falan. sonra biter o ağlaşmalar, su akar yatağını bulur 3-4, artık kaç kişilikse yeni hayat kurulur da rutin bile olur. sonra? aaa, çocuk pat diye hayatınızdan yavaş yavaş çıkacağının, kendi hayatını kuracağının sinyallerini vermeye başlar. hooop, ana baba kişisi yine çocuğa çaktırmadan kenarda ağlaşmaya başlar. ” hüüüü, o olsaydı şunu yapardık bunu yapardık, napcaz şimdi o olmayınca böyle yalnızzz . :) Bildiğin komik bir durum🙂  sanırım üçüncü aşama, seni arayıp  “bu hafta sonu sizinleyim canlarıııım” deyip müjdeli bir haber bahşettiğini sanan  çocuğa telefonda “aaaayyyyy yaşasın” deyip telefonu kapayınca ” geliyo yine yaaaa, oysa ne güzel battaniye altı film gecesi yapacaktık” aşaması.

Neyse,buyrun Last Night’tan tadımlık.

 

Seyrek Yağmur

altında

“Hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza, azalarak… “

Seyrek Yağmur

 

Hepimizin canı sıkkın.

Moralsizliğimiz umutsuzluğumuzdan.

iki sevinsek utanarak etrafa bakıyoruz.

kabalık, cehalet, dar kafalılık, pespayelik gırla artık.

kendi adıma zaten pamuk ipliğiyle tutturduğum aidiyetimi tümden yitirdim.

Neyse. Sevimsiz.

Barış diyorum, Bıçakçı hani. 4 yılın üzerine yeni kitabı çıktı ya hani Hani benim cümlelerini parmaklarımla seve seve okuduğum canım canım yazarım. İnsanı anlatır ya hani en zayıf olanlarını bile seversin onun insanlarının. Saftırlar, iyidirler, kırgın da olsalar ince bir iyimserlik vardır ya hani onlarda hep. Hah, işte Barış da yılmış. yazamamış, eli gitmemiş. Kahramanının neresinden tutsa başlasa anlatmaya bıkıvermiş sanki yazarken. Sanki ne anlatayım ben size bu topraklardan der gibi. anlatacak ne kaldı, bakın bi etrafınıza buradan artık edebiyat mı çıkar gibi.

Beğenmedim demem ben, diyemem de. Ama beğendim de denemiyor işte, çünkü o da beğenilsin diye yazmamış gibi zaten . Bu haldeyiz, camımız penceremiz kalmadı, nefes alamıyoruz demek için yazmış. “Anlayın beni de canım biraz” demek için yazmış. Ha bir de fotoğraf altı alıntı yazarı olmaya tepki göstermek için yazmış🙂

Sanki,- demeye dilim de elim de varmıyor, umarım yanlıştır önsezim, çünkü en çok ben üzülürüm- sanki bir daha yazmayacakmış gibi yazmış.

İşte demiş diyeceğini daha ne desin:

“Hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza, azalarak… “

Bir insan bir insanın hayatından

gidecekse

trenle gitmeli.

ne otomobil ne gemi ne uçak.

tren daha bir ayrılık gibi…

Nadir Sarıbacak öyle kalakaldı ya garda.

Görkem Yeltan öyle kesin gitti ya.

Iskalayıp da sonradan İzlediğim filmler etiketinde UZAK İHTİMAL

Uzak ihtimal

 

 

11265181_206137189726607_2133922518_n

koca bir yıl bitti ve ben bloga hiçbir şey yazmadım.

bir boşunalık duygusu var üzerimde, sinik bir hal pek de sevmediğim kendimde, ama zorlamadım da kendimi bu hallerden çıkmak için.

yine de yıl biterken bir satır da olsa bir merhaba düşmeli bu kıymetli günceye.

buradayım, sağım, yaşayıp gidiyorum işte herkes gibi.

içe dönüklük oldu 2015’in teması benim için.

kendi kendime kalmaya en çok gereksinim duyduğum seneydi.

kozadayım bence hala.

sevdim de üstelik.

güzel şeyler de oldu, sıkıcı şeyler de adını bile koymaya değmez sıradan şeyler de çokluktaydı tabii.

en güzel şeyi 2015’in sıpamın hayaline kavuşmasıydı.

istediği üniversitenin istediği bölümüne girdi. adam orada burada söylememe kızsa da buraya bari yazayım iyi de bir dereceyle girdi🙂

sıpam çok büyüdü be blog. benden sakin Hakan’dan hareketli hoş bir şey oldu .

oğlum

en kötü şeyi neydi diye düşünüyorum 2015’in: geçen seneki iş yerimdeki kişisel bir mesele çok yıprattı beni. sanırım buydu. istifamı verip çıkasıya sırtımdan ikiye ayrıldım derler ya sıkıntıdan öyleydi. hatırlamak bile istemeyeceğim bir 10 ay iş hayatım açısından. neyse. o da bitti.

başka ne oldu. neredeyse her boş vaktimde evdeydim. bu içerlek ruh halime çok iyi geldi ev. ördüm, okudum, izledim, pişirdim, temizledim. evde olmak hala en favori etkinliğim🙂

11296779_405059883035887_1445886285_n

11849141_1495312010762573_440120704_n

12345692_431294823735798_1653653651_n

ha bir de Binoche büyüdü. büyüdü dediysem yaşı büyüdü, hala benim güdük bacaklı minnoş kızım. büyümüyor bu kedi be blog🙂

11849821_870158566407764_439131940_n

12237154_1663937900557702_72696334_n

12357763_970633956332458_1136394491_n

İşte böyle.

Belki yazarım yine sana. Belki de seneye bir uğrarım bu zamanlar🙂

 

 

 

 

Sabah yolumu yine parka düşürdüm

yerlere düşmüş yapraklar yağan kardan sonra artık sonbahar olmadığına, kışın geldiğine ikna, kuruyup kararmaya nihayet razı olmuş gibilerdi. ki kendileri kar yağana kadar hoppa bir sonbahar güzelliği içindeydiler. yaşlandığını kabul etmeyen insanlar vardır hani, abartılı genç kılıklara bürünüp acıklı bir reddediş gibi gezerler etrafta. genç hissetmekte sorun yok, genç olduğunu sanmakta sorun sanırım. o kısım hastalıklı biraz. İşte yapraklar öyle garipti kar yağana kadar. kurumuş yüzlerine çalınmış abartılı bakır, kırmızı tonlar. bugün ise hepsini olgun bir kabulleniş içinde buldum parkta. azalmışlar, eksilmişler, solmuşlar ama çok güzel bir sükunet içindeydiler. her şey yerli yerinde ve tam da olması gereken zamandaydı bu sabah. ben bile.

bu yazıyı götüreceğim yer yine fotoğraflar olacak en sonunda elbet ama, bir de müzikten konuşalım.

müzikçalarımla arama bir mesafe girmişti bir süredir. biraz panikatağım nedeniyle olduğunu sezer gibiydim. kulaklığı taktığımda etrafımdaki seslerden yalıtmak kendimi tekinsiz geliyordu bahsettiğim müzikçalarımdan kopuş sürecinde. sesleri duymam, bir şeyler olursa müdahale edebilmem için gerekiyor gibi bir tedirgin hal  hani. evet, saçma. ama kulaklığımı takıp yola koyulduğum anlardaki bir şeyler olacak beklentisi içindeki tedirginliğimin kulaklığı çıkarınca azıcık dindiğini fark edince, ya da yine kendi saçma kurgularıma kendim inandığım için bile bunun iyi geldiğini farkedince diyelim, ki ikisi de aynı kapıya çıktı sonuçta ve müzik dinlemekten vazgeçtim yollarda.

bu sabah parka girerken canım müzik dinlemek istedi, her yer pazar sabahı durgunluğundayken ne olabilir ki diye de düşünmüş olabilirim, sonuçta müzikçalarımın kulaklığını takıp müziğin sesini açtım. yaptığım dinleme listelerimi bile unutmuşum, rastgele moduna geçip yolla canım bana oradan bir müzik dedim ve Joy Villiams’ın sesi ile suratıma şapşal bir gülümseme geldi oturdu. Civil Wars  sever misiniz? ya şu şarkılarını?

Ben çok severim.

O zaman canım blogum sunshine’ım n’apalım. müziği de koyduk, azıcık bıdırdadık da. yeter. fotoğraf da koyup görüşürüz diyelim ha? Görüşürüz.

1660574_1490127951276588_819805248_n10706712_1540393076194649_1601799038_n

gayet sakindik

yeniyıla girerken diyorum, gayet sakin sakin  geçirdi geceyi bizim  ev.

bir sıpa için dertleniyordum, bizim içimizden gelmese de çocuk için azıcık neşe, coşku bir şey katalım  geceye  diye ama, o da suya düşen bir grup planına alternatif olarak oluşuveren son dakika planı ile arkadaşlarıyla olmak için dışarı çıkınca biz bir rahatladık.

eve akşamüstü gittim ben zaten. çalıştık, malum bizim sektör kar kış yılbaşı kamu tatili falan dinlemez. patronlar acayip aç gözlü be blog.kahrolsun kapitalizm deyip kahvemden bir yudum daha içtim şu anda, dertlendim yine blog. şu evrim ne saçma. hep derim, maymun kalsak daha iyiymiş. şimdi bitimizi ayıklar otururduk. oh, mis.

neyse, akşamüstü gittim eve işte. ablam, hakan, ben bi de binoche … kahvemizi içtik hakanla, ablamla mutfakta iki dönendik, bir sofra çıkıverdi ortaya. binoche da omuzdan omuza gezerek eşlik etti bu telaşsız hazırlıklara. binoche kendini bu sıra papağan sanıyor. Kah hakanın omzunda kah benim omzumda takılıyor. koltuğa oturduğumda da bir etol misali bir omzumdan öbür omzuma seriliveriyor boynuma. omzumuzda bir kedi ile günlük yaşamı sürdürme pratiği edindik biz de bu süreçte. arada burnumuza ya da yanağımıza pat diye vuran kuyruk darbelerine alışamadık ama.

aslında azıcık çözdük kuyruk darbelerinin gizemini, bizim kız dolap, buzdolabı, raf, kütüphane gibi yerden atlaması olanaklı olmayan yerlere yaklaştıkça biz omzumuzda onunla evde dolanırken heyecanlanıp  kendini ya da doğrusu niyetini açık ediyor kuyruğu ile. atlayabileceği mesafeye yaklaştığımızda bunda bir heyecan, başlıyor kuyruk savrulmaya,  pat pat pat o arada yiyoruz biz o kuyruk darbelerini. bir kere aspiratörün üzerine zıplarken havada yakaladım bu deliyi. bazen de omzumuza çıkmadan mesela gardrobun önünde çorap giymek için hafif eğilmişken atlama tahtası olarak kullanıyor, o zaman gafil avlanıyorum, yakalayamıyorum.

Ama binoche iyi ki var her durumda, çok seviyoruz biz onu. yaramaz küçük kızımız o bizim.

neyse, mevzu şu idi, sakin sakin girdik yeniyıla, televizyonu uzun süredir niye açmadığımızı hatırladık bir de. Allahım ne kadar paçozlaşmış televizyon programları. biz bir yılı devirdik televizyonsuz hayatımızda. hatta bir ara  yine bir şeyler olmuştu canım yurdumda  canlı yayın falan vardır belki bakayım diye açtığımda hiçbir kanalın göstermediğini görüp bizim televizyon da bize küsmüş herhalde diye düşünmüştüm.  meğerse uydu frekansları değişmiş. hadi dedik iki ses olur evin içinde kanalları ayarlatalım. valla gereksizmiş, felaketti bizim denk geldiğimiz tüm yılbaşı programları. fazla da ısrarcı olmayıp kapattık zaten.

televizyonu kapatma kararı aldığımız ilk günlerde çok sessiz gelen evimiz, bir yıllık aradan sonra televizyonla çok gürültülü geldi. ayrıca üç beş kanalda hep aynı kişinin(!) yılbaşı programı yaptığını görüp sinirlerimizin bozulması da cabası.  o nedenle,  televizyonsuz hayatımıza devam.

çok geç olmadan da yattık uyuduk zaten. yeni yılın ilk sabahı, ablamın ve benim sıpanın da katılımıyla geç başlayan uzun süren bir kahvaltı yaparak bir kez daha kutladık ki, geceden daha güzeldi. hatta dün geceye de uzatıp yeni yıl kutlamalarını abla kardeş sıpalarımızı king’te ezip geçerek efendinin hala kim olduğunu onlara gösteriverdik😀

işte böyle. elektra cephesinde yeni bir şey yok blog. 2015 güzel geçsin, sağlıkla geçsin, dertsiz tasasız geçsin. Bu yıla dair tüm dilek haklarımı sıpam için kullanıyorum. bu yıl gireceği üniversite sınavında istediği bölümü kazansın. okuyanın başına da üç dilek hakkı düşsün, üçü de olsun🙂

son olarak benim minik kızın iki fotosunu da koyayım kayıtlara geçsin.

birinde keşifler halindeki meraklı binoche, diğeri de gece boyu biz uyurken yaptığı keşifler sonrası yorulup koynuma girip uyuyakalan binoche. laf aramızda sabah gözümü açtığımda bana patisiyle sarılmış uyur buluyorum ya, çok korkuyorum bir gün hap diye yiyivereceğim sevgiden ne yapacağımı bilemeyip onu. yememeliyim di mi?

10890558_835243243205327_1145382577_n10895427_573863669410938_227315855_n

Dün Bütün Gün Evde Tembellik Yapayım Dedim

yapamadım tabii.

Kendimi zorlayıp yapamadıklarımdan biri de yeni yıl ruhuyla sarılıp sarmalanmak.

olmuyor.

Geçen yılda çok kıymetlimi bıraktım ve gelecek olanda o yok.

neyini kutlayayım ki ben bunun.

neyse.

dün hadi bi gayret kalk da evi tarçın kokut diyerek kurabiye yaptım evde.

güzel güzel piştiler diye ödül olarak kar serptim üstlerine.

aslında biraz zorladılar bu sefer beni, hamuru bir türlü toparlayamadım, sonra tam toparladım kum gibi oldu kaldı, açamadım falan. tezgahın üzerinde yumruklaya yumruklaya yola getirip açabildiğim kadarıyla yapıverdim. biraz sert oldular ama kahvenin çayın yanına bayılarak yiyor evdekiler, sert oluşuna da bir şey demediler. ne tatlılar ya🙂

basit bir tarif 2 yumurta, 50 gr. kadar tereyağ, yarım çay fincanı sıvı yağ, bir paket kabartma tozu, iki tatlı kaşığı zencefil, 2 tatlı kaşığı tarçın, 4 fincan pudra şekeri.  hepsini bir arada koy , sonrası yoğur babam yoğur.

edit-edit: sevgili ekmekçikızcığımın zarif hatırlatması ile fark ettim ki acemi yemek tarifçisi olarak un yazmamışım. efendim 4 bardak diyor tarif ya, siz yarım bardağını sonradan yavaş yavaş ekleyip yoğurun. kulak memesi kıvamı canım😀 blogum için tarihi bir an bu. ilk kez kulak memesi yazan bir yazı içeriyor. goole amca yaz bunu yazz🙂

mutfaktaki hamur toparlama savaşını kazanıp yorgunluk kahvemle salona bir geçtim ki bana da ödül gelmiş. kar başlamış.

iyi bir şeyler, yılbaşı ruhuna sarınayım diye bana kıyak mı yapmaya çalışıyor bilmiyorum, o ruhtan çok uzağım ama kar bu.

Çok sevindim.

Bu akşam daha da etkili olacakmış diyor ya okuduğum yorumlar, dur bakalım.

Börek yaparım patatesli çok yağarsa.

adak adadım bak🙂

Cİngılbels kurabiye

cingılbellskurabiye

cccc

İyi yıllar blog, güzel geçsin yeni yılın.