Aradan Geçen Zamana Bir Baktım da

“ahhh! “dedim. yok, demedim. “Yuh” daha çok. amma da yazmamışım. yazayım da neresinden tutayım da yazayım. aradaki boşluğu nasıl hızlıca anlatayım. ya da millet de aman ne olur yaz arada neler oldu demediğine göre yazmayayım da direk dün yazmışım en son gibi devam mı edeyim. ama ne bileyim böyle pat diye de falan.  hatta demin bir ara şunları yazarken bile, “amaaannnn ne yazacaksın be , bitmiş işte bitsin” bile. yani o kadar zorlama gibi. ama bir o kadar da zorlamama gibi. istiyorum sanki de  eriniyorum gibi.  gaza  getirilmeye ihitiyacım da var gibi.

giphy.gif

hani şöyle eski dostlardan samimi bir alkış kopsa keşke tam ben tıkladığımda yaz butonuna. nasıl etsem ki ben bilemedim derken, dur dedim çok kişisel bir alfabe yazmıştım bir ara ona benzer bir şey yazayım . her harfe denk gelecek bir şeyler anlatayım bu arada neler oldu sorusuna cevaben olsun da bitsin.

e haydin madem.

A: AZICIK

Azıcık daha yaşlandım tabii buralarda değilken. Azıcık daha sabahları kalkarken ay kemiciklerim deme durumuna evrildim. Azıcık daha tembel oldum sanki. ya da işte bu azıcık yaşlanmaya bağlı da olabilir, yorgunluk  daha sık kullandığım bir kelime oldu.

B: BABA

Babasız kızlar bandosunun bir ferdi olarak yaşamaya alıştım diyemeyeceğim. Çok özlüyorum, her gün daha çok, her gün her gün her gün. Ama nasıl derler isyandan kabullenmeye ve o aklıma geliverdiğinde içimin acımasından içimin ısınmasına falan geçtim duygu olarak.

BonusB: BİNOCHE

ay ay ayyy teyzeleri amcaları benim diye demiyorum nasıl naleeet, nasıl kibirliii, nasıl premseeeees anlatamam. çık siviyirim ^.^kedi gibi kedi benim kızım.

C: (Bulamadım. Geçen gün camları sildim yalancı bahar azıcık kendini gösterip de camın kiri ortaya çıkınca .) CAM diyeyim. geçelim.

Ç: ÇOK

Çok yılgın, çok umutsuz, çok, kızgın, çok üzgün, çok hepiniz ne hissediyorsanız öyle hissediyorum ülkeye bakıp bakıp. olumsuz duygularda çok sınırının altına indiğim gün  kendimi yokluyorum öldüm mü acaba diye.

D: DEVAM

işte neysem o olmaya, okumaya, izlemeye, uyumaya, sevmeye, kah zıp zıp zıplamadan duramayan bir minik ceylan modundan kah lök gibi oturup kalmaya her şeye, ben olmaya, kendim gibi olmaya devam.

E: EVCİMEN

Evcimen bir kedi olma halimi didiklemeyi bıraktım. hadi çık işte, hadi konuş işte, hadi görüş işte itelemelerimden vazgeçtim kendimi. Yaklaşık olarak üç yıl önce başlayan bu halle barıştım. belki de hep böyleydim de, başkaları gibi olmaya çalıştığım bir dönem vardı. bilmiyorum. ama sanki bu evcimen kedi hali daha bir benim. asgari ihtiyaçlarımı karşıladığınızda evinizde hiç çıkmadan poruldayan bir elektranız olsun istemez miydiniz siz de abilerim ablalarım. purrr.

111

-ama E harfinin en önemlisini de bonus olarak yazmam lazım:

E: EMEKLİ

Evet çalışıyor olabilirim, ama artık ben resmen emekliyim . Tey tey teyyyyy….

F: FAKAT

Fakat sayın okuyucu bu iş ara verince ne zor oluyormuş he. Yazacak bir şey bulamıyorum.

G: GÖZLÜK

Eski mevzuularımı bilenler kaç kez göz doktorunun kapısından “hayır sapasağlam gözleriniz, gözlüğe gerek yok ” cümlesini duyup yıkılıp çıktığımı ve 5 sene oldu galiba nihayet ” e minicik numaralı bir gözlüğünüz olsun bari ” cümlesini duyduğum bir doktor çıkartması sonrası halaya durduğumu falan bilir. Efenim, olay şimdi de “Allaaam kör olcam galibaya” dönüştü bende çünkü yakınlarım 3,5 sınırına ulaştı . Gözlüksüz yemek bile yapmak zor olmaya başladı. Yakın gözlüğü olduğu için hep takamıyorum, iple boynuma asmayı da sevmiyorum, kafamda her daim bir gözlükle yaşamaya başladım ben de. soğanları at tencereye aç altını arada tak gözlüğü hmm, olmamış daha de, yine tak kafana, sonra yine tak soğana bak falan gibi bir hayatım var artık yakını göremeyen gözlerimle. hatta gözlerimin ne kadar ilerlediği konusu her açıldığında hemen kına servisine başlayan hakan’dan çekinmesem- çok kızardı gözlük isteğime, manyak mısın ne güzel işte sapasağlam gözlerin gibisinden sözleri hep kulağımda 😛 – neyse işte onun diline düşmekten çekinmesem çizdirsem mi falan diye düşünebilirim 🙂

Ğ: 😛

H: HAKAN

e doğal olarak 🙂 İyi bir yoldaşımızdır kendisi. ❤

I: IIIIIIII:)

İ: İŞ

Devam. çocuk okutuyoruz anam babam. mecbur çalışıyoruz hâlâ. birikim denen şey pek birikmediği için  devam işe güce. Ama iki yıldır sabah 10’da gittiğim, akşam 17:00’de çıktığım, Pazar Pazartesi tatil yaptığım metro güzergahında olduğundan 25 dakikada gidip geldiğim, ders anlatmadığım, hafiften yönetici pozisyonunda olduğum bir işim var.Rahatım fena değil anlayacağınız.

J: JANJAN

Çoğu kimsenin faza kişisel bir şeyler yazamayacağı şu güzide harfin kontenjanı tabii ki Sıpama ayrılmış durumda. Ay aramızda kalsın, şimdilik kısaca yazayım sonra uzuuun uzuuuun çekiştiririz, büyüklerimizin de  dediği gibi” ahhh ahhh büyüyünce derdi de büyüyor anacııım” . söylemesi ayıp buralarda boncuklar yere düştüğünde nasıl pıtır pıtır eğlenceli sesler çıkarırsa öyle güler boncuk gözlü diye anlattığım mini minnacık sıpam 20 yaşına geldi bu arada 😛 ama hâlâ boncuk gözlü güzel sıpam işte teyzeleri amcaları. Neyse, pek tatlı benim sevgili  sıpam tabii ki  de. – okur mokur neme lâzım 😀

K: KİTAP

Sabah saat 7’de kalkıp 8:30’a kadar okuma düzenini oturttum bir süredir. Eskiden Beşiktaş’ta Bakırköy’de falan çalıştığım zamanlar 1-1:30 saat süren işe gidip gelme zamanlarımda okurdum. İş yakın olunca bir müddet uzak kaldım kitaplardan. sonra işte böyle bir düzen oturttum. -disiplinli bir yanım olduğunu biliyor muydunuz peki? – Bir de yaklaşık 3 yıldır epey kitap okumama rağmen kayda değer bir sayıda kitap almışlığım yok. Yaşasın e- kitaplar.

L: Lingo lingo şişeleeeer demek istiyorum. kaldım iyi mi? Sonra aklıma bir şey gelirse güncellerim.

M: MAALESEF

hâlâ pastoral hayallerim gerçek olamadı henüz. Köye yerleşemedik daha. Ama yazları daha uzun süreli kalışlar yapıyorum. bu yaz 1,5 ay köydeydim. yetmez tabii, ama işte nefsimi körelteceğim böyle böyle tam anlamıyla yerleşene kadar.

N: NALET

gün içinde en çok kullandığım kelime. nalet domateslerden tutun da nalet düzene kadar her şey mi nalet olur bir memlekette. olur. oldu. ben de nalet bir insan oldum bence ama bu kadar naletlik içinde ya napacağıdım.

O: OTUR BİRAZ DAHA ALLASEN

o eskinin kalk kız çabuk soğan doğra elektrasının yerini ay bi çay daha içelim, otur allaasen elektrası aldı. valla. inanmayacaksınız ama kendimde en şaşarak izlediğim gelişme bu. ha tam bir saldım yavrum çayıra durumunda değilim, bilumum dağınıklık hala sinirimi bozabiliyor . ama reaksiyon biçimim değişti. ha sonra yine o soğanı doğruyorum ayrı mesele 😀

Ö: ÖPÜJEEEM

ay özlemişim, öpiyim mi bi. Yok yok. bu maddede yeni terapi alanımdan bahsedebilirim.

ÖRGÜ:

Babam öldüğünde n’apsamda düşünmeden dursam gibi bir arayışla elime aldığım yumak ve tığ işinde abartıp bileğimi sakatlamaya vardırana kadar örgü ördüğümü yazabilirim Ö harfine. hep diyorum. bende bağımlılık geni var bence. teorimi hatırlayan var mı bilmem, başka sosyo ekonomik coğrafi ve dahi jeopolitik konumlarda tinerci falan olurmuşum bence. örgüye de bağlandım işte böyle. bir ara örgü arası yaşamaya falan başlamıştım. bileği sakatlayınca doktorun karşısında ağalayayazdım “bırakalım o tığı elimizden elektraaanım” dediğinde. ” azıcık da mı olmaz” gibi pazarlıklar falan yaptım da adam şaşakaldı. neyse. bilek hâlâ tam randımanlı değil ama ben yüzvermiyorum. gizli gizli örgü örüyorum. gizli, çünkü sıpa ve hakan cidden kızıyor ya 😦

P: PUAN

ders anlatan öğretmenden yol gösteren öğretmen olmaya evrildiğim için gençlerin hayatı puan olarak görmesinin müsebbibi bir rolüm var artık eğitimde. vicdan sızım bir bu bu aralar. inanmadığım bir sistemi ciddiye aldırmaya çalışmak da bunun cezası işte sanırım. sürekli olarak netler puanlar üzerinden gençlerin gençliklerini zehir ediyorum. tek tesellim onlara hazırladığım programlar, ayarladığım özel etütler, koyduğum ek dersler sayesinde netleri artıp puanları yükseldikçe  onların mutlu olması. işte, yazık ama napayım. 😦

R: RİCA

Rica ediyorum kusura bakmayın ama sıkılmaya başladım. bu harfi de pas geçeyim.

S: SALİHA

annecim. canım annecim.

Ş: ŞAKA

bu ülkede olup bitenler karşısında olayları analiz etme yeteneğimiz, yeteneğimiz demeyelim tabii, evellalah var o da isteğimiz, halimiz, motivasyonumuz falan işte  köreldi köreldi köreldi ve  sadece şu iki cümleyle ifade eder olduk her şeyi: “ŞAKA GİBİ” tumturaklı analizler yapacak vaktimiz olmuyor bir ordan bir burdan olup bitenler bize sağlı sollu yumruklar atarken de ondan sanırım. bakıyoruz, “hmm, şaka gibi. Sıradaki…”

T: TELEVİZYON

4 yılımızı devirdik televizyonsuz ev yaşamında. arada bir şeyler olduğunda belki bir umut açıyoruz haber kanallarını falan, işte hâlâ içimizde bir iyimser kuş varsa demek ki, yarım saat falan sonra biri artık öbürlerine bile sormadan gidip çat kapatıyor. kimse de aaa, dur demiyor. televizyonu fiziksel olarak da oturduğumuz mekandan henüz kaldırıp atamadık. onun bizi terk etmesini bekliyoruz sanırım. bir tür ev eşyası, biblo falan gibi duruyor ama, tüplü tabir edilen eski bir şey olduğundan yakında gider diye bekliyoruz.

U: UMUT

Ne garip, onca hoff pofff ahhh vahhh’ıma rağmen içimde yine de garip uyuz beni bile sinir eden bir umut var. Nasıl olur bilmiyorum ama, iyi olacak diyorum içimden mantra gibi arada sırada. iyi olacak, o kadar da değil. iyi olacak.

Ü:ÜTÜ

en sevdiğim ev işleri arasında en birinci sırada yine 🙂

V: VALLA

Sosyal medya sıktı, facebook mehhhhh. twittır eh işte, instagram dursun bir kenarda işte gözle ilgili edimleri sevdiğimden bakarım. daha bir sürü yenileri var benim öğrencilerden falan gördüğüm öğrendiğim ama yok, onlar da kusur kalsın. çok etkileşiyoruz, çoook. birbirimizi merak edecek,merak edip gidip kapısını çalıp halini hatrını soracak bir gereklilik ortadan kalktı iyice. herkes herkesin elinin içinde. kaydır sayfayı pıt. bitti. her şeyi öğrendin işte.

Y: YUH

ben bir izleme oburu oldum. film, dizi ne varsa hunharca izliyorum. Takip etmediğim dizi, izlemediğim film kalmadı. Yuh bu halim için aklıma gelen kelime oldu bu harfte. hatta kendime bir excel tablo oluşturdum artık diziler konusunda. unutuyorum hangi dizide neredeyim hangi sezonu bitirdim falan. böyle excel tablo ile iyi oldu. ha marifet mi bu dizi film kolik haller. bazen evet bazen hayır. Evet, çünkü bazen gerçekten iyi bir film ya da diziye denk geldiğimde heyecanla bir şeye kendimi kaptırmak duygusunu yaşayabiliyorum. Müzik konusunda ise başıma gelen en iyi şey Spotify. telefonumda bilgisyarımda, laptopta her yerde müzikle dolu günler geceler geçiriyorum. Şu sıra en sevdiğim teknolojik zımbırtı bu.

Z: OHHH.

Kaç kere ulan kapat çık işte gerek yok bloga kalp masajı yapmaya dedim dedim devam ettim. Z’ye ulaştığımda e o zaman yayınla bari diyeceğimi bildiğimden.

O zaman ne yapıyoruz? e haydin görüşürüz madem. Elektra hepinize iyi günler diler.

 

Dün demiştim ya

bazen de mutfağa girip ev ahalisinin aman ille de yap demedikleri şeyleri yapıyorum, daha önce yapmaya üşendiğim, çekindiğim şeyleri deniyorum diye.

haha işte onlardan biri de benim dağcı olma hevesine bu yıl düşen ve bu düşüşle bütün uyuyan evham kurtçuklarımı da yuvalarından çıkaran sıpama dağa giderken azığına koysun da dağda enerjiden düşmesin, düşmesin de kayalara güzel tutunsun, kayarsa baltasını küüüüt diye buza toprağa saplayabilsin diye pişirip istiflediğim enerji barı oldu. – allaaam ya ne diye dağa heves eder ki bu sıpa. dün gece 2 hafta sonraki tırmanış planlarını anlatırken babasına bir hevesle, dedim ki ” ya bence sen sevmedin bu işi,valla”  ııh, yemedi. küçükken ne güzel manipule edebiliyordum ben bu sıpayı ya. çocuk büyüyene kadar havuçlu ıspanağın en sevdiği yemek olduğunu sandı mesela :P-

bugün instagrama süsleyip püsleyip fotoğrafını koyunca Leylak örtmenim tarif istedi. ben de yazdım basitçe. ama sonra dedim bloga da koyayım belki başkalarının da işine yarar.

yulaflı enerji barı

Pinterestte oat meal granola bars yazdığınızda bir sürü tarif çıkıyor aslında. ama bazılarının içeriğinde hem sıpanın damak zevkine uymayacağını düşündüğüm şeyler var diye bazılarını da yapmaya kalkıştığımda evde elimin altında malzemelerden  yok diye eledim. üç aşağı beş yukarı mantığın aynı olduğunu kavradığımda da kafama göre bir şeyler yaptım. sonuç hem tat açısından hem de ne çok sert ne dağılan bir kıvama ulaşabildiğinden başarılı geldi bana.

malzeme olarak 2 su bardağı kadar Yulaf , 1 büyük  muz- püre haline getirdim çatalla- , bir avuç fındık, 2 avuç kuru üzüm, 1 avuç kuru yaban mersini,2 tane kuru kayısı, 2 yemek kaşığı bal, 2 yemek kaşığı pekmezi katıp karışırdım bir kapta. fındığı epey un ufak ettim rondoda, kuru meyveleri de hafif parçalattım. tahin de koyabilirdim, yoktu 🙂 susam yakışabilirdi, kayısı koymuştum zaten bir de yağlı yağlı susam dağda sıpamın başına tuvalet derdi çıkarır diye vazgeçtim 😛  bunun dışında çiğ badem yakışabilir bence, incir denenebilir kurusundan. yani kafanıza göre bence.

benim küçük fırınım var. şu klasik en bilinen türk markası mini fırın boyu, onun tepsisine elimle yaydım pelte gibi karışımı çok tam tepsi boyu olmadı. olurdu da çok incelir pişerken kurur sert olur diye tam kenarlara dayamadan böyle en fazla 2-3 cm. kalınlıkta yaydım düzgünce. spatula ile kenarları düzledim ki kesince yamuk yumuk görünmesin.  175. dereceye ayarlayıp ısıttığım fırında bir 20 dk. tuttum. 20 dk. sonrasında çıkarıp peltenin üzerinden tam da kesmeden sonra kesmeye yardım olsun diye bıçakla kesermiş gibi işlem yaptım. fırını da 150 dereceye düşürüp tekrar bir 10-12 dakika tuttum çıkardım. çıktığında hala biraz yumuşak geldi bana ama kurabiye misali kururken sertleşeceğini akıl edebilecek kadar da olsa kurabiye deneyimim olduğundan üzeri açık tezgahta soğumaya bıraktım. soğuyunca kestim, altları hala yumuşak gelmişti biraz da tel ızgara üzerine alt üste gelecek biçimde bıraktım. sonra cam bir kavanoza koyup dolaba kaldırdım. bir büyük cam kavanozu doldurdu, 3-5 de arttı. o artanları sıpa gelince zaten oyyyyyyy annneeeeem nidaları ile mideye götürdüğünden 1 büyük kavanoz elimizde kaldı diyelim 😛

artık sıpanın günlük tırmanış antrenmanlarına giderken de yanına aldığı bu bana pek bir yavan gelen ama evin erkeklerinin pek sevdiği atıştırmalığı da evin rutin pişenleri arasına koyduk bile.

işte böyle blog. sevgimi de kattım dememi beklerdin biliyorum ama, kaygılarımı vesveselerimi aldı yapmak, ben ona bi şey katmadım.

 

Bahar geldi ya,

yani belki tam olarak geldi diyemeyiz ama Mart’tayız ya işte cemreler bir bir düştü ayrıca ve de benim iç sesim başladı ” başka türlü, başka türlü, başka türlü. bu değil. burası değil, böyle değil….bir şey yap, bir şey ekle, bir şey çıkar, bir şey değiştir, yap yap yap. ” demeye. tamamdır, bahar geldi işte.

her sene daha da yaklaştığımı duyumsadığım o kesin değişikliğe, İstanbul’dan gitmeye, köye yerleşmeye,  tavuk, inek, domates, soğan, patates, bol yeşil az insan yavaş yavaş yavaşşşşşşşşşşş yaşayacağım keskin ve çok gerekli değişime dair bir sabırsızlık içimde.

bir yanım daha da erteleme hadi derken, bir yanım ya dur bir yıl daha sıpacık ailesiyle olmanın keyfini sürsün diyor.

bir yanım hiç bir zaman tam olmayacak oraya kurmayı istediğin düzen, git eksiğiyle yaşa gör, belki eksik dediğin eksik değil de tastamamdır derken, bir yanım ya olsun bir  iki yıl daha çalış, işin var işte, rahatsın da şımarıklık etme; öyle ya da böyle kenara koyacağın para ,sana olmadı sıpaya gerekecektir diyor.

yani benim terazi burcumun kefeleri bir aşağı bir yukarı gidip geldikçe, e bahar da kafama vurdukça, e zaten eeeeee yani iken. ne bileyim.

yani çekilmez bahar elektrası olarak evde yine yerinde duramaz keçi formunu aldım. pat balkona çıkıp çiçekleri dürteliyorum, pat boyaları elime alıp şimdi nereyi boyasam diye bakınıyorum, pat mutfağa girip evde kimsenin aman da illa yap demediği şeyler deniyorum. sonra bir anda bütün enerjim, hevesim bitiyor, ekmek kesip sofraya koymaya bile üşenen bir elektraya dönüşüyorum.

bahar güzel de kafası fena anlayacağın blog 🙂

ama olsun. giderek artan istek, çok yaklaştığını söylüyor değişimin.

kimbilir, pat diye belki de ….

 

 

 

 

 

Sıpa Bu Sabah Geldi de

ben de rahat bir nefes aldım.
bu kez kar yağmasın diye dua ettim – fısıldayarak itiraf-
5 gün tek haber alamadım ve jandarmayı ayağa kaldırmadım. – alkıış-
meteoroloji de Aladağlar Demirkazık sayfasını refreshlere gark ederek tipi mipi olmasın diye her türden enerjiyi yolladım evrene.
bence ana baba olarak iyi bir sınav verdik sıpamıza.
bu sabah işe gelmeden yorgun ve de argın ve de totosu donsa da gayet mutlu eve giren sıpa bile ” valla bravo, telefonumun şarjı donduktan ve size haber veremeyeceğimi anladığım andan itibaren her an arama kurtarma timlerinin çadırın kapısına dayanmasını bekledim ama dayanmadı. afferin size ” diyerek hakkımızı teslim etti 🙂
allaaam dağcı anası olmamın çok da gereği yoktu ama, yine de sen bilirsin.
neyse, geldi, evde, sanırım tosur tosur uyuyordur.

ha bu arada bize de kar yağdı, mutluyuz. dün kardan tatil bile yaptık. iyi oldu, çünkü normalde zaten pazar- pazartesi olması gereken iznim okulun son iki haftası hafta içi tüm izinler kalkar saçma sapan kuralı ile kaldırılmıştı. müdür aldı vali verdi tatili. naber müdürrr 🙂
cumartesi başlayan vücut kırgınlığı, boğaz yanması gibi arazları 3 gün yemek bile yapmayıp yatarak atlatıp hafif bir nezleyle kurtarmam da bu haftanın şık hareketlerinden oldu.

Portakal Reçeli

yemek bile yapmadım ama, sıpa gelince sevinsin diye azıcık ıvır zıvır yaptım evde. pazar  sabahı çok sevdiği portakal reçelini yapmıştım , dün de çikolatalı çubuk portakal şekerlemesi yaptım.
sıpa da benim gibi portakalı çok seviyor. çikolatalı portakal çubukları alıyordum ona eskiden Beşiktaş’ta çalışırken bir çikolata kahve cafesinden. Bu sene Beşiktaş’a nadiren gittiğimden almadım hiç. geçenlerde pek özlediğinden bahsetmişti, git de al be oğlum demiştim ben de. ama o yokken ve deli deli düşünmeyeyim diye kendimi filmlerle, örgü ile oyalarken aklıma düştü, kalkayım yapayım dedim. çok da kolay pek de güzel.
Şöyle kolay mesela:
Portakal kabuklarını iç beyazlarını alabildiğiniz kadar bıçakla alarak ince şerit çubuklar halinde kesiyorsunuz. bir- iki kez suyunu değiştirerek kaynatıyorsunuz kısa kısa ki acısı gitsin. bir küçük tencerede 1 bardak toz şekerle 1 bardak sudan şerbet yapıp kaynayınca portakal çubuklarını şerbete atıp kısık ateşte bi 15-20 dakika pişiriyorsunuz. altını kapayıp bi 15 dakika daha şerbette bıraktıktan sonra birbirlerine yapışmasınlar diye aralıklarla metal bir tepsiye diziyorsunuz. bir gece unutun onları kurusunlar. bu haliyle bile şahane bir atıştırmalık da, bir  paket bitter çikolatayı eritip portakal şekerlemelerini bu çikolataya bulayıp alüminyum folyo üzerinde dondurunca şahane oluyor. ben bile seviyorum yani tatlı sevmez biri olarak 🙂

onların fotoğrafını çekemedim, eve gittiğimde de koca bir kaseden bir tane bile kalmayacağından eminim. bir daha yaptığımda çeker koyarım fotoğraflarını .

Bi de bu akşam pişiririm diye bol sarmısaklı köfte yoğurdum, bi de elmalı kek yaptım, bi de tavuk haşladım didikleyip dolaba koydum- soğuk tavuklu sandviç seviyor da bizimki –  yani yapmadım bi şey yaa, öyle işte ıvır zıvır. -yuh elektra, yazınca art arda ben de yuh dedim zaten-

Neyse, böyle işte.

Bir de şu minik animasyonu koyayım burada dursun. pek şeker pek…

 

Ütü Filmlerim

var benim. Ütü yaparken ince çalışman gereken parçalara dikkatini verdiğinde sahne kaçırsan da bir şey kaybetmezsin türünden filmler. hatta çok ince çalışılacak parçalar birikmişse ütülenmek için – misal bir sürü gömlek- türkçe seslendirmeli ve hatta doğrudan 5. sınıf türk filmleri . – ingilizcesi zayıf-

Dün gece ütü yapmak zorunda olduğumdan

5 makine falan birikmişti ve üzerine iki makine daha çamaşır gelirse hepsini balkondan aşağı savurmak dürtüsüne  engel olamayacakmışım gibi geliyordu

bir film bulayım dedim. işten çıkmadan önce bir kaç google tıklaması.

yine eski yıllardan atlamış olduğum bir film olsun istedim ve  genelde o ağzına sığmayan dilini alt dişine dayayıp konuştuğunu düşünüp buna ziyadesi ile sinir olsam da  ve izlerken ağzına ağzına vurma isteği ile dolsam da  Keira Knightley’nin baş rolde olduğu 2010 yapımı LAST NİGHT   filminde karar kıldım.

altı üstü ütü filmleri etiketine eklerim yaa, n’olcek. diye başladım filme. sonra bir ara ütü masasının üstü çayım, fıstığım, çekirdeğim, kültablamla dolmuş, hasır taburemde oturup film izlerken buldum kendimi.  yok yok, ütüyü de bitirdim tabii . Fena film değil demek bu benim lugatta.

İlişkiler, sadakat, aldatma, aşk üzerine bir film.

Keira , -o ağzını görmemeye çalıştım yine. – Zarif bir hatun, kabul etmek lazım. Ama diyalog sahnelerinde ağzını böyle açık unutuşu var ya, hani standardı onun rollemelerinin, hani dil alt damağa basılı da aralık kalıyor da gülmekle gülmemek arası bir mimik, hah o anlarda bu sefer benim Binoche kızın kuduruk oyunlar oynarken bizimle, heyecandan çenesinin  kasılıp ağzının açık kaldığı anlarına benzettim 🙂 Evet,Keira’yı sevemiyorum, zarif dedim işte daha ne.

Eva Mendes vardı bir de filmde. İlginçtir, bu kadar sakin oynadığı bir rolde izlememiştim. Ha tabii seksiliğinden mütevellit kadına giden rol tekliflerinde sıkıntı vardır da, o da filmografisinde farklı bir rol olduğunun farkına varıp hakkını vermeye çalışmış. Biraz daha gürbüz olsa,  halkımızın sevdiği türden etli butlu gerdanı güzel  THM  kadın koro sanatçısına benzetiyorum ben bu kadınceyizi ya 🙂 Yuh denir tabii bu benzetmeye ve Eva gibi bir hatuna kadınceyiz dememe, aldırmıyorum.  Hatta isim de vereyim, Hülya Süer 😛

Sam Worthington vardı. İlk kez izliyorum sandım, ama bir yandan da ya ben bunu bir yerde daha böyle odun gibi rol kesemezken görmüştüm dedim durdum. Haklıymışım, Yazın izlediğim Cakete de oynamış.

Bir de hoş fransız katalım filme kadrosundan da Guillaume Canet  Onu da sadece Bir Aradayız Hepsi Bu filminde Audrey Tautou karşısında izlemiştim. Yani sanırım. Bazen ne bulursam izleme dönemlerinde başka filmlerini de izlemiş olabilirim. Ama öyle dönemlere denk gelen filmler hafızamda pek kalmıyor. Günde 3 falan izleyince her şey birbirine giriyor haliyle.

Neyse, ütüler bitti. Güzel de bir film izlendi. E bloga da yazı çıktı. Daha ne olsun.

Bu gece de Hakan’la The Martian‘ı izlemek üzere sözleştik. Sıpamız dağa gitti de kampa, ana baba kişileri olarak evdeki ıssızlığı filmlerle görmezden gelmeye çalışıyoruz. 😦  bu dağcılık mevzuusunun bende yarattığı tahribatı da ayrıca konuşalım be blog. bu çocuk niye böyle yapıyor bilmem ki, git dans klübüne gir, CEO yetiştiren klüplere gir de mi? nerden çıktı dağcılık klubü. Ay çok darlanıyorum düşündükçe – 

-Bu da ne acayip ha. çocuk yokken kurduğun iki kişilik hayatı çocuk gelir dibinden sarsar. Çocuktan gizli ağlaşırsın ana baba kenarda ” hüüü şunu yapardık, bunu yapardık, artık yapamıyoruzz, ama çok tatlı tamam da biz n’olcaaz” falan. sonra biter o ağlaşmalar, su akar yatağını bulur 3-4, artık kaç kişilikse yeni hayat kurulur da rutin bile olur. sonra? aaa, çocuk pat diye hayatınızdan yavaş yavaş çıkacağının, kendi hayatını kuracağının sinyallerini vermeye başlar. hooop, ana baba kişisi yine çocuğa çaktırmadan kenarda ağlaşmaya başlar. ” hüüüü, o olsaydı şunu yapardık bunu yapardık, napcaz şimdi o olmayınca böyle yalnızzz . 🙂 Bildiğin komik bir durum 🙂  sanırım üçüncü aşama, seni arayıp  “bu hafta sonu sizinleyim canlarıııım” deyip müjdeli bir haber bahşettiğini sanan  çocuğa telefonda “aaaayyyyy yaşasın” deyip telefonu kapayınca ” geliyo yine yaaaa, oysa ne güzel battaniye altı film gecesi yapacaktık” aşaması.

Neyse,buyrun Last Night’tan tadımlık.

 

Seyrek Yağmur

altında

“Hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza, azalarak… “

Seyrek Yağmur

 

Hepimizin canı sıkkın.

Moralsizliğimiz umutsuzluğumuzdan.

iki sevinsek utanarak etrafa bakıyoruz.

kabalık, cehalet, dar kafalılık, pespayelik gırla artık.

kendi adıma zaten pamuk ipliğiyle tutturduğum aidiyetimi tümden yitirdim.

Neyse. Sevimsiz.

Barış diyorum, Bıçakçı hani. 4 yılın üzerine yeni kitabı çıktı ya hani Hani benim cümlelerini parmaklarımla seve seve okuduğum canım canım yazarım. İnsanı anlatır ya hani en zayıf olanlarını bile seversin onun insanlarının. Saftırlar, iyidirler, kırgın da olsalar ince bir iyimserlik vardır ya hani onlarda hep. Hah, işte Barış da yılmış. yazamamış, eli gitmemiş. Kahramanının neresinden tutsa başlasa anlatmaya bıkıvermiş sanki yazarken. Sanki ne anlatayım ben size bu topraklardan der gibi. anlatacak ne kaldı, bakın bi etrafınıza buradan artık edebiyat mı çıkar gibi.

Beğenmedim demem ben, diyemem de. Ama beğendim de denemiyor işte, çünkü o da beğenilsin diye yazmamış gibi zaten . Bu haldeyiz, camımız penceremiz kalmadı, nefes alamıyoruz demek için yazmış. “Anlayın beni de canım biraz” demek için yazmış. Ha bir de fotoğraf altı alıntı yazarı olmaya tepki göstermek için yazmış 🙂

Sanki,- demeye dilim de elim de varmıyor, umarım yanlıştır önsezim, çünkü en çok ben üzülürüm- sanki bir daha yazmayacakmış gibi yazmış.

İşte demiş diyeceğini daha ne desin:

“Hayat azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza gidiyor, azalarak sonsuza, azalarak… “

Bir insan bir insanın hayatından

gidecekse

trenle gitmeli.

ne otomobil ne gemi ne uçak.

tren daha bir ayrılık gibi…

Nadir Sarıbacak öyle kalakaldı ya garda.

Görkem Yeltan öyle kesin gitti ya.

Iskalayıp da sonradan İzlediğim filmler etiketinde UZAK İHTİMAL

Uzak ihtimal

 

 

11265181_206137189726607_2133922518_n

koca bir yıl bitti ve ben bloga hiçbir şey yazmadım.

bir boşunalık duygusu var üzerimde, sinik bir hal pek de sevmediğim kendimde, ama zorlamadım da kendimi bu hallerden çıkmak için.

yine de yıl biterken bir satır da olsa bir merhaba düşmeli bu kıymetli günceye.

buradayım, sağım, yaşayıp gidiyorum işte herkes gibi.

içe dönüklük oldu 2015’in teması benim için.

kendi kendime kalmaya en çok gereksinim duyduğum seneydi.

kozadayım bence hala.

sevdim de üstelik.

güzel şeyler de oldu, sıkıcı şeyler de adını bile koymaya değmez sıradan şeyler de çokluktaydı tabii.

en güzel şeyi 2015’in sıpamın hayaline kavuşmasıydı.

istediği üniversitenin istediği bölümüne girdi. adam orada burada söylememe kızsa da buraya bari yazayım iyi de bir dereceyle girdi 🙂

sıpam çok büyüdü be blog. benden sakin Hakan’dan hareketli hoş bir şey oldu .

oğlum

en kötü şeyi neydi diye düşünüyorum 2015’in: geçen seneki iş yerimdeki kişisel bir mesele çok yıprattı beni. sanırım buydu. istifamı verip çıkasıya sırtımdan ikiye ayrıldım derler ya sıkıntıdan öyleydi. hatırlamak bile istemeyeceğim bir 10 ay iş hayatım açısından. neyse. o da bitti.

başka ne oldu. neredeyse her boş vaktimde evdeydim. bu içerlek ruh halime çok iyi geldi ev. ördüm, okudum, izledim, pişirdim, temizledim. evde olmak hala en favori etkinliğim 🙂

11296779_405059883035887_1445886285_n

11849141_1495312010762573_440120704_n

12345692_431294823735798_1653653651_n

ha bir de Binoche büyüdü. büyüdü dediysem yaşı büyüdü, hala benim güdük bacaklı minnoş kızım. büyümüyor bu kedi be blog 🙂

11849821_870158566407764_439131940_n

12237154_1663937900557702_72696334_n

12357763_970633956332458_1136394491_n

İşte böyle.

Belki yazarım yine sana. Belki de seneye bir uğrarım bu zamanlar 🙂

 

 

 

 

Sabah yolumu yine parka düşürdüm

yerlere düşmüş yapraklar yağan kardan sonra artık sonbahar olmadığına, kışın geldiğine ikna, kuruyup kararmaya nihayet razı olmuş gibilerdi. ki kendileri kar yağana kadar hoppa bir sonbahar güzelliği içindeydiler. yaşlandığını kabul etmeyen insanlar vardır hani, abartılı genç kılıklara bürünüp acıklı bir reddediş gibi gezerler etrafta. genç hissetmekte sorun yok, genç olduğunu sanmakta sorun sanırım. o kısım hastalıklı biraz. İşte yapraklar öyle garipti kar yağana kadar. kurumuş yüzlerine çalınmış abartılı bakır, kırmızı tonlar. bugün ise hepsini olgun bir kabulleniş içinde buldum parkta. azalmışlar, eksilmişler, solmuşlar ama çok güzel bir sükunet içindeydiler. her şey yerli yerinde ve tam da olması gereken zamandaydı bu sabah. ben bile.

bu yazıyı götüreceğim yer yine fotoğraflar olacak en sonunda elbet ama, bir de müzikten konuşalım.

müzikçalarımla arama bir mesafe girmişti bir süredir. biraz panikatağım nedeniyle olduğunu sezer gibiydim. kulaklığı taktığımda etrafımdaki seslerden yalıtmak kendimi tekinsiz geliyordu bahsettiğim müzikçalarımdan kopuş sürecinde. sesleri duymam, bir şeyler olursa müdahale edebilmem için gerekiyor gibi bir tedirgin hal  hani. evet, saçma. ama kulaklığımı takıp yola koyulduğum anlardaki bir şeyler olacak beklentisi içindeki tedirginliğimin kulaklığı çıkarınca azıcık dindiğini fark edince, ya da yine kendi saçma kurgularıma kendim inandığım için bile bunun iyi geldiğini farkedince diyelim, ki ikisi de aynı kapıya çıktı sonuçta ve müzik dinlemekten vazgeçtim yollarda.

bu sabah parka girerken canım müzik dinlemek istedi, her yer pazar sabahı durgunluğundayken ne olabilir ki diye de düşünmüş olabilirim, sonuçta müzikçalarımın kulaklığını takıp müziğin sesini açtım. yaptığım dinleme listelerimi bile unutmuşum, rastgele moduna geçip yolla canım bana oradan bir müzik dedim ve Joy Villiams’ın sesi ile suratıma şapşal bir gülümseme geldi oturdu. Civil Wars  sever misiniz? ya şu şarkılarını?

Ben çok severim.

O zaman canım blogum sunshine’ım n’apalım. müziği de koyduk, azıcık bıdırdadık da. yeter. fotoğraf da koyup görüşürüz diyelim ha? Görüşürüz.

1660574_1490127951276588_819805248_n10706712_1540393076194649_1601799038_n

gayet sakindik

yeniyıla girerken diyorum, gayet sakin sakin  geçirdi geceyi bizim  ev.

bir sıpa için dertleniyordum, bizim içimizden gelmese de çocuk için azıcık neşe, coşku bir şey katalım  geceye  diye ama, o da suya düşen bir grup planına alternatif olarak oluşuveren son dakika planı ile arkadaşlarıyla olmak için dışarı çıkınca biz bir rahatladık.

eve akşamüstü gittim ben zaten. çalıştık, malum bizim sektör kar kış yılbaşı kamu tatili falan dinlemez. patronlar acayip aç gözlü be blog.kahrolsun kapitalizm deyip kahvemden bir yudum daha içtim şu anda, dertlendim yine blog. şu evrim ne saçma. hep derim, maymun kalsak daha iyiymiş. şimdi bitimizi ayıklar otururduk. oh, mis.

neyse, akşamüstü gittim eve işte. ablam, hakan, ben bi de binoche … kahvemizi içtik hakanla, ablamla mutfakta iki dönendik, bir sofra çıkıverdi ortaya. binoche da omuzdan omuza gezerek eşlik etti bu telaşsız hazırlıklara. binoche kendini bu sıra papağan sanıyor. Kah hakanın omzunda kah benim omzumda takılıyor. koltuğa oturduğumda da bir etol misali bir omzumdan öbür omzuma seriliveriyor boynuma. omzumuzda bir kedi ile günlük yaşamı sürdürme pratiği edindik biz de bu süreçte. arada burnumuza ya da yanağımıza pat diye vuran kuyruk darbelerine alışamadık ama.

aslında azıcık çözdük kuyruk darbelerinin gizemini, bizim kız dolap, buzdolabı, raf, kütüphane gibi yerden atlaması olanaklı olmayan yerlere yaklaştıkça biz omzumuzda onunla evde dolanırken heyecanlanıp  kendini ya da doğrusu niyetini açık ediyor kuyruğu ile. atlayabileceği mesafeye yaklaştığımızda bunda bir heyecan, başlıyor kuyruk savrulmaya,  pat pat pat o arada yiyoruz biz o kuyruk darbelerini. bir kere aspiratörün üzerine zıplarken havada yakaladım bu deliyi. bazen de omzumuza çıkmadan mesela gardrobun önünde çorap giymek için hafif eğilmişken atlama tahtası olarak kullanıyor, o zaman gafil avlanıyorum, yakalayamıyorum.

Ama binoche iyi ki var her durumda, çok seviyoruz biz onu. yaramaz küçük kızımız o bizim.

neyse, mevzu şu idi, sakin sakin girdik yeniyıla, televizyonu uzun süredir niye açmadığımızı hatırladık bir de. Allahım ne kadar paçozlaşmış televizyon programları. biz bir yılı devirdik televizyonsuz hayatımızda. hatta bir ara  yine bir şeyler olmuştu canım yurdumda  canlı yayın falan vardır belki bakayım diye açtığımda hiçbir kanalın göstermediğini görüp bizim televizyon da bize küsmüş herhalde diye düşünmüştüm.  meğerse uydu frekansları değişmiş. hadi dedik iki ses olur evin içinde kanalları ayarlatalım. valla gereksizmiş, felaketti bizim denk geldiğimiz tüm yılbaşı programları. fazla da ısrarcı olmayıp kapattık zaten.

televizyonu kapatma kararı aldığımız ilk günlerde çok sessiz gelen evimiz, bir yıllık aradan sonra televizyonla çok gürültülü geldi. ayrıca üç beş kanalda hep aynı kişinin(!) yılbaşı programı yaptığını görüp sinirlerimizin bozulması da cabası.  o nedenle,  televizyonsuz hayatımıza devam.

çok geç olmadan da yattık uyuduk zaten. yeni yılın ilk sabahı, ablamın ve benim sıpanın da katılımıyla geç başlayan uzun süren bir kahvaltı yaparak bir kez daha kutladık ki, geceden daha güzeldi. hatta dün geceye de uzatıp yeni yıl kutlamalarını abla kardeş sıpalarımızı king’te ezip geçerek efendinin hala kim olduğunu onlara gösteriverdik 😀

işte böyle. elektra cephesinde yeni bir şey yok blog. 2015 güzel geçsin, sağlıkla geçsin, dertsiz tasasız geçsin. Bu yıla dair tüm dilek haklarımı sıpam için kullanıyorum. bu yıl gireceği üniversite sınavında istediği bölümü kazansın. okuyanın başına da üç dilek hakkı düşsün, üçü de olsun 🙂

son olarak benim minik kızın iki fotosunu da koyayım kayıtlara geçsin.

birinde keşifler halindeki meraklı binoche, diğeri de gece boyu biz uyurken yaptığı keşifler sonrası yorulup koynuma girip uyuyakalan binoche. laf aramızda sabah gözümü açtığımda bana patisiyle sarılmış uyur buluyorum ya, çok korkuyorum bir gün hap diye yiyivereceğim sevgiden ne yapacağımı bilemeyip onu. yememeliyim di mi?

10890558_835243243205327_1145382577_n10895427_573863669410938_227315855_n