Aç Kamu Spotu:

Sevgili youtuber, bir ricam olacak.  bi tarif bi şey verirken azıcık alçakgönüllü olur musun? bence ennnn iyisi bu, ay siz oyle mi yapıyosunuz, bunun en doğru yolu bu diye diye gözlerini belerttiğin zaman dil çıkarıyorum sana, malum falan olursa kızma sonra.

kapa kamu spotu.

 

naber blog?

bu hafta pek uğrayamadım yanına, zira hem evde işler hızlıydı biraz hem işte.

evde hızlandım çünkü yine içime domestik bir şeytan kaçtı. yoğurt mayala, semizotu ayıkla, süt artmış sütlaç yap, hadi çilek ziyan olmasın o kadar para verdin çilekli pie yap fısıltıları ile beni evde zaten popomun üzerine oturabildiğim 2 küsür saatte bile itekleyip dizilerimin başından kaldıran bu domestik şeytan yüzünden güzelim mini series The Crown‘ı bile bitiremedim kaç gecedir. ha, yapa yapa bunları mı yaptın diyenlere teessüflerimi ve bitmeyen bir çalışma yaşamı dileklerimi yolluyorum. bi kere o çilekli pie dediğini bi yapınca iki günde bir istedikleri için 3 kere yaptım. bu detayı bilmeden anca burun kıvır ay bunu mu yaptın diye.

işyerinde de benim ergen danalarla okul dışında haşır neşir olmak zorunda kaldım hep. bir gün aldık bunları azıcık doğaya karışsınlar diye arboretuma götürdük mesela. hoş doğa pek iyi gelmiyor bu evde piksellere baka baka büyüyen danalara. kimi  kazlarla kuğularla yan bakıyorlar diye dalaştı, kimi ufff her yer ağaç işte, çok sıkıcııaa diyerek 3 saatlik gezinin iki saatinde trip attı, çoğu da zaten buldukları her manzarayı  büzdükleri dudaklarıyla falan kapatıp çektikleri selfileri orda burda paylaşmaktan nereye götürdük getirdik anlamadan öyleee yürüdü yanımızda.  yok anacım, üzülmeyin bu çocuklara doğadan uzak yaşıyorlar diye. onların habitatı değil doğa. onlar kendi klostrofobik ortamlarında mutlu. valla.

başka bir günse daha beter bir etkinlikte başlarında durmak zorundaydım danalarımın. mezuniyet fotoğraf çekimi için en kocaman boy danalarımı  alıp fotoşoplu şahane fotoğrafları ile ünlü fotoğrafçıya götürdüm, sabahtan akşama kadar sırayla cüppeli cüppesiz, tekli ya da grup olarak fotoğraf çektirmelerine eşlik ettim. fotoğraf çekimi kişi başı 15 dakika sorun yok. sorun olan çekimin öncesindeki hazırlık, daha da vahimi çekilen en az 30 pozdan 10 tane seçmek. hayatımın tüm şu sırada neredeyse  tefrikalı fotoromana dönüştürülüp sosyal medyada günnnnlerrrce, haftalarrrca göze sokulan evresinde, -mezuniyet, evlilik, hamilelik, lohusalık falan filan- stüdyoda ya da başka bir yerde özel fotoğrafçıyla fotoğraf çektirme işini reddeden ben, o gün 10 poz için harcanan efor karşısında hissettiklerimi bir blog yazısına sığdıramam, mümkün değil.  sadece bir anektod kaldı aklımda onu yazayım: kızlarımın süsü püsü özenine oldukça sinik tavırla yaklaşıp kızları deli eden  bir delikanlımın yanına oturup “etme çocuuum, basma şunların damarlarına” deyince, ” hocam benimkiler düğünlerini, doğumumu her bir şeyi o kadar önemseyip kutu kutu böyle çekimlerden çıkan fotolarla arşivlemişler, ama n’olmuş? şimdi ikisi de beni diğerinin başına atıp boşanmaya çalışıyor. bunlar da iki gün sonra bu fotoğrafları bir kutuya kaldıracaklar o kadar. ” cevabı karşısında ” siz şeedin ya, devam edin, biz şu karşıdaki ocakbaşında iki tek atalım , çıkışa geliriz” demek istedim.  tabii ki demedim, saf mısın?

neyse, işte daha var ufak tefek bir kaç detay gelip bıdırmanmamı engelleyen de çıkış saati geldi.

yazarım ben sonra.

 

Şimdi Haberler

dedemle birlikte bitti sanırım “aç bakalım kızım radyoyu, ajans haberlerini dinleyelim” diyenler. artık soşıl  hesaplarımız arasında zarif  parmak tıkırtılarıyla gezerken alıveriyoruz bir sürü haberi. haber dediysem bizim buralarda her gün aklın sınırlarını zorlayan ne var diye bakar olduk sadece,  başka da bi haber yok aslında.

bugün ajanstwittır’dan aldığımız bilgiye göre memleket sathında aptallıklar  yine bitmiyor.  film festivali kapsamında ülkemizde bulunan  canımız gandalfımız ayn makkellın  – ki tüm dünyada bir lgbt aktivisti olarak da meseleyle derdini açık etmiş bir sevdiğimiz insan- onur ödülünü alırken yaptığı konuşmasında  kendinin apaçık bir eşcinsel oluşunun altını çizmeye çalışırken memleketimin geri beyni sahnede çevirmen olarak zuhur etmiş bu kez. kendisine çevirmen diyen zat, şahane bir sansürle yok saymış ifadeyi. skandal aptallığı tepki alırsa yanlış çevirdim pardon  deme yolunu bile bizzat kendi kapatarak apaçık bir geri beyinlilik sergilemiş, atlamış adamın kendini ifade ederken seçtiği en önemli ayrıntıyı.  ba ba ba . cürete bak

dişlerim ağrıyor oğlum sıkmaktan artık benim bu ve benzeri saçmalıklar karşısında. daha 4 sene önce gidip eşek yükü para bayılıp ağzımı toplattım oğlum ben ya. 4 sene geçti ben yine diş ağrıları çekmeye başladım. gece dişimi sıkmaktan uyuyamıyorum ben ya. soyut canavarlarımın neden olduğu panik atağım bile somut canavarlıklar karşısında köşesine çekildi ruhumda uslu uslu.

ekrana falan tükürüyorum bazen hızımı alamayıp. bu derece iyi değil ruh halim bilog. bazen de ama kalakalıyorum. taş kesiliyorum. her zaman küfredeceğimiz şey bir aptallık olmayabiliyor çünkü, bazen de salt kötülük sızıyor telefonlarımızdan ekranlarımızdan içeri . küfür bile edemeyip donup kalıyorsun öyle. özellikle twitırda twit altı yorumlardaki doz “hepimizi  öldürcekler bunlaaaaaaar ” diye bağırarak kapıkuleye doğru koşturacak kadar korkutuyor. elin ayağın zangırdıyor korkudan, sigara yakamadığım oldu elimin titremesinden benim öyle bir korku anında. Metin Altıok’un kızına yazılan bir yorumdu sanırım.  ölmeye ya da delirmeye yakın olduğunu düşündüğün korkular yaşatılıyor bize. öyle böyle değil. uyuyamıyoruz ya. öyle böyle değil. öyle böyle değil. nasıl?bilmiyorum. bilemiyorum.

onun için keşke çevirmen skandalıyla kalsa aldığımız haberler diyorum sadece.  “aptal! aptalllll! aptallllllllllll!” deyip kızarız en fazla.

ben burada bunları yazarken ölümünden 3 yıl sonra ya da şöyle diyelim 1270 gün sonra ya da şöyle diyelim soruşturmanın tam 5 savcı değiştirmesinden  sonra nihayet davası görülmeye başlanan Berkin Elvan‘a yapılanlar var mesela. alanlardan milyooooorlara yuhlatılan anneciğinin gözünde hâlâ o acı görülebiliyor videolardan bile, fotoğraflardan bile. dava başlar başlamaz başlayan avukatlara müdahale var meslela bugün twitır ajans haberlerinde.

dedem olsa, “kapat kızım ajansı, bi kadeh rakı koy bana bi de fasıl aç radyodan” derdi. şimdi ben de kendime diyorum ki “kapat kızım twitırı, git öreceğin kazak için excelde desen şablonu yap” diyorum.

gideyim de geyikler, kar taneleri nakşedeyim excele hücre be hücre.

bugün 6 nisan 2017.  Elektra iyi günler diler. Elektra! Elektra! Elektra!

Depresif Bir Ruh Haline

 

hafta sonu önerileri diye yazıp gugılladım ama çıkan sonuçlar beni daha da depresyona soktu. bavulunuzu hazırlayın türü öneriler elimi bile kaldırmak istemeyen ruhumun vetosuna uğrarken, yeyin için gari önerileri “heee önümüz yaz akıllım, bi de ay çok şüşko oldum”bunalımı ile mi uğraşayım”çemkirmelerimle  göz ardı edildi. alın, çılgınca tüketin, alış veriş veriş alış şahane bacım  türü öneriler çocuk okutan sorumlu ebevyn taraflarımdan kınandı. ve  sonra ensesi kalın bir elektra olarak şunu sordum kendime: overdose belgeselden ölebilecek misin bakalım elektra?

evet, şahane çözüm. hı hı, hiç yaratıcı değilim.

şöyle de bi site buldum buyruuun 

yarın eve giderken iki günlük mutfak alışverişimi falan yapıp artık allah ne verdiyse dalıyorum belgesel diyarına. pijamalarım ve Binoche’un annesi olarak adlandırdığım eskilikten ölecek pofuduk peluş montumla 2 günlük 1. kanepe festivaline beklerim.

bu Binoche’un annesi deyimi aylemiz içinde gayet anlaşılır bir deyimdir. eskaza familya del gencos topraklarına ayak basar da ” binocheee, koş anneni giydim kızım” diye seslendiğimi duyarsanız endişelenmeyin. sadece polar monttan bahsediyorum. kızım 1 aylık yaralı bereli haliyle eve geldiğinde üzerimde o vardı ve beni anası sandı, montu emdi falan. ay bak yine gözüm doldu.

şimdiden mi başlasam belgesele ne? bu göz dolmalar iç titremelerim filan baydı billa beni ya. geç ey baharrrrr.

dur ben azıcık daha belgesel sıralamaya devam edeyim.

Sabah Uyanmamla

şu saate ulaşmam sanki aynı zaman dilimindeymişçesine yoğun bir gün bugün.

zaten sınav sonuçlarının açıklanacağı günlerde odamın bembeyaz suratlı öğrenciler tarafından kabe yerine konmasına alışkınım da bir de veliler zırt pırt taciz etmese.

“niye açıklanmıyor elektraaanım?” valla bilmiyorum, eskiden gün falan da vermezlerdi dua edin artık gününü biliyorsunuz. saat vermiyorlar henüz. bekliyoruz biz de sizin gibi.

arkadaş ben sınav sonuç gazetesinin akşam baskısını beşiktaştan alıp sonucumu öğrenmiş bir kuşaktanım. tamam anlıyorum teknoloji çağı  falan da bugün açıklayacağım demiş işte, başka da bir şey bilmiyorum.

bir de şehir efsanesi gibi dönen yalan dolan haberler. ” elektraaanım sınav sonuçlarına elle müdahale ediyorlarmış bu yıl, tanıdıklarını falan aralara yerleştiriyorlarmış. öyle mi? ”

“valla bana kalsa beklerim, yaparlar da” diyemiyorsun öyle tabii.

“bu sene sınav saatini kaçıranlara bugün ek sınav yapıyorlarmış elektraaanım, ondan mı acaba? ” “hahahah, ulan kurtarma sözlüsü mü bu yahu. kaç milyon gencin hayatı. olur mu öyle şey?”  diyemiyorsun da, yok yok, yetişmez onlar aynı gün hem yapacak hem değerlendirecek, daha önce tespit edilmiş olanların arasına onları yerleştirecek falan. yok. değildir” diyorsun işte bilmiş bilmiş.

ahahah, bi de bu ana babalar internet trolleri karşısında çok çaresiz. Öğseyyeme’nin ekran görüntüsünü alıp manüpülasyon yapmak pek bildik bir troll eşekliği. yok açıklandı yazısı yazmak o görüntüye, yok oğhal nedeniyle sınav geçersiz ilan edildi yazmak falan. bu troll’ün ağına yakalanan ana baba “neden rahatsız etmeyesiniz ki “şeklinde bir kartvizit bastırıp dağıtmış olacağım ki şuursuz bir anımda hooop telefon. “yok hanımefendi beyefendi, itibar etmeyiniz rica edeceğim” de kesmiyor ki anam babam bunları.  biri çemkirdi yüzüme” cep telefonunuzun numarasını verin ekran görüntüsünü watsaptan atayım madem inanmıyorsanız” diye. dedim “yok, dikkate alacağım tek site açık önümde sabahtan beri, refreshleyip duruyorum. dediğiniz gibi bir şey olsa ben görürüm”  cümlesini düzgünce kurabildim  sakinliğime kendim de şaşırarak. yemekten sonrama denk geldi de sanırım ondan, yemek pek keyifli idi zira bugün. hazla doydum. benimle oturup “ne olacak elektraaanım bu memleketin hali” geyiğinin boynuzunu kırmak isteyenleri hiç saymıyorum zaten. oldu canım. “hem sen memleketi bırak anam babam da bu senin çocuk niye böyle sorumsuz?” desen suratına kapatır bi de bu.

ay neyse.

yoğun bi gündü bugün.

bugün işe gelirken bloga izlediğim filmleri, sakin geçen haftasonumu, kindle cangılında rastladığım incecik ama pek keyifli dedektif romanını falan yazacaktım ama kısmet değilmiş.

bi de kendime not: izlemeye başladığım fecii üst sınıf amerikan manyak aile yapısı üzerine kurgulanan big little lies dizisinde rastladığım “helikopter ebeveyn” tanımını pek sevdim. üstelik bugünkü manyak ebeveynlerden yazmak suretiyle intikam almamı cuk diye sağlayabilirdi. ama kafam seme gibi. bi ara el atıp yazayım. bu notla size de yeni dizi duyurmuş oldum hadi bakalım 😉

gideyim de öğseyeme sonuç ekranını refreshleyeyim iki dakikada bir. parmak kası çalıştırayım.

Cumartesi acaiblikleri

sabah daha işe gelirken açtığım twitterda şununla başladı olaylar:

acaibulcumartesi

tam daha alllaaam üzerime kahve atın anlayamıyorum derken şu geldi:

töbe estafurullah demeye kalmadım şununla sarsıldım:

sehit-omer-halis-dem-0b63dff36ac0fe1d806b

şehit pastası acaipliğini anlamaya çalışırken şu geldi:

C7woMyiWkAEyzaM

ben şimdi işten çıkıyorum. Beşiktaşa gideceğim, martı falan görmeye bile razıyım -ki kuş korkum malum. – razıyım, çünkü hala dünyanın benim bildiğim dünya olduğuna inanmaya ihtiyacım var. hadi çıktım.

Ergen Kavgası

arasında kalıp şiddete uğramış bir elektra olarak günaydın diyorum bugün sizlere.
detaylar bildik detaylar.yan baktın düz baktın vay efendim ters baktın.
memleket ne ki gençler ne olsun.
onlara mı kızayım yani.
tehdidin, dayılanmanın bini bir para olan memlekette büyüyen bu çocuklardan ne beklenir ki.
onlara mı kızacağız şimdi.
etlerine butlarına bakmadan dünyadaki her şeye kafa tutup posta koyanlar, portakal kesip bayrak yakıp falan dayılanların dünyasında bu çocuklara davranışlarının yanlış olduğunu mu anlatabiliriz?
yok aslında valla sinirli değilim, hatta şu anda odamda bunları yazarken gülüp duruyorum. anaaa, şiddet mağduruyum la ben deyip deyip gülüyorum. yavaş çekim olayı canlandırınca zihnimde yeniden, halimi düşünüp pek gülüyorum. daha koridorun dibindeki öğrencimin manyak bakışlarından bir terslik olduğunu sezip ona doğru yürümem, arkadan koşarak gelenin ayak sesleriyle olayı tam olarak çözüp senkronize olarak çıkan iki yumruk arasına kendimi can siperane atışım ve böğrüme inen yumrukla ohaaaa deyip yumruk atanı duvara yapıştırmam. duvara yapıştırdığıma “ama çok ayıp ama yaa, canım yandı ama” falan diye dert anlatmaya çalışmam. ahahah, düşününce okulun duvarına şöyle bir sloganlama yapma hakkım doğmuş gibi hissediyorum:

if

 

aksiyonu bol bir sabaha dönüşmeden önce, iyiydi sabah oysa ki.  bir kahve eşliğinde sınav oturumları falan hazırlıyordum sığınağım odamda. lys karneleri çıkmış 12’lerin, onlara laflar hazırlıyordum “ulan bu netler ne, tüüüü” diye diye.

Bir de Spotify’da Can Kazaz açıp dinliyordum ki, en çok bunun için kızdım bak şimdi. Can, modumu gün içinde kullanacağım iyi bir hale eviriyordu. şimdi hiç dinleyesim yok. dur daha sert bi kaç müzik bulayım.
ama siz Can dinleyin. mesela şunu:

 

ya da Marc Aryan cover’ı olan şunu.

Dur ben gidip duvara sloganımı yazayım da geleyim. ü hü. dayak yedim laaaaan.

Annem Geldi

pat diye.
sürpriz denileninden.
Öyle mutlu oldum ki, ne yazsam yavan kalır. Mutlu oldum yazıyorum o nedenle.
annemin gelmesinden çok gelebilmesi mutlu etti.
çıkamıyordu annem bir süredir babamın ölümünden sonra.
bir korku, bir kaygı, bir titreme halleri vardı ama titreme öyle böyle değil. azıcık sahile yürümeye falan bile götürsek Mudanya’ya ayakları boşalmalı, elleri deprem gibi sallamalı bir titreme. onu üzen, bizi başımızı başka yöne çevirip dişimizi sıkıp küfrettiren hayatın annemde bıraktığı tortuya falan.
neyse.
aslan annem, kaplan annem. gitti, tedavi de oldu, kendi kendine telkinlerle falan, hem de bırakın beni ben bunu halledicem diye diye halletti valla.
iyiydi biliyorduk da kendi başına yola çıkıp sürpriz yapmasını beklemiyorduk. bu nedenle aklımızı çıldırdık abla kardeş annemizi kapıda görünce.
-hep beraber anneme bir affeeeeriiiin çekiyoruz burada. teşekkürler.-
tabii bu ben hallettim işte bak gördünüz mü’nün ödülü olarak bizi çeke çeke ne zamandır gelemediği İstanbul’lardaki eş dost ahbap gezmesine götürmesine de gıkımızı çıkaramadık.
Cumartesi kuzenime gittik. teyzesi olarak ilk ona giderek onu onurlandırmış. öyle diyor. yerim ❤
pazar günü ise inanılır gibi değil ama, ablam 1,5 yaşındayken benimse ana karnında iken taşındığımız evden komşusuna götürdü bizi çeke çeke Yedikule'ye. eskiden mektuplar, sonrasında telefonlar sonrasında arada sırada ziyaretlerle sürdürdükleri bir dostlukları var hala. anlamam mümkün değil. ben bu ananın kızı değilim ya da. zira ben ilişkileri sürdürmede çok beceriksiz ve tembelim. neyse Yedikule'deki essssskiiii komşumuzun çolucuğu çocuğu torunu tombağı hepsi bizi bekliyordu. kendimi eski türkiye insan ilişkileri içinde buluverdim. zira günümüzde insanlar analarını babalarını bile böyle karşılamıyor ayol. çok hislendim bir yandan da. çocukluğuma, müsaitseniz annemler size gelecek yıllarına döndüm yemin ederim. tabiy sonra iş benim bebekliğime aman da ne kadar da tombul olduğuma falan gelince keyfim kaçtı ama. kızmadım da çok. insanlar almışlar hafızalarında saklamışlar ailemizi sevgiyle, "kardeşim ne açıyonuz şimdi kat kat göbeği,gıdıyı, bıngıl bıngıl meme mevzuunu falan" diye çemkirip hazırlanan sofrayı kafalarına geçirmem yakışık almazdı. eheh deyip sustum. tek üzüntüm o güne dair, yağmurluydu hava, analı kızlı azıcık yedikule gezeriz hayalini gerçekleştiremedik. olsun, annem yine gelir yine gideriz.

bu arada her gün biz de üzerindeki gezmeli tozmalı hal gitmesin diye teşvik ediyoruz annemi tabii. hadi şuraya da hadi buraya da diye. birazdan işten çıkacağım. aradım annemi "gel Beşiktaş yapalım, çarşı pazar gezeriz, hava da güzel" dedim, azıcık kıvırdı. "ay dizim şişmiş benim" dedi. bahardanmış. gideyim de annemlerin gurbette gezip dönüp geldikten sonra İstanbul'da oturdukları evden son komşusuna akşamüstü çayına gitmeye ikna edeyim. artık orada da Liseli ergen elektra'nın hallerini dinlerim komşudan nabalım. anamız gelmiş, çekicez.

Öyle Kalırsın İşte

Azıcık kafa dağıtayım iş yerinde millet etütteyken diye tıklamıştım ki, önüme düşen ilk gönderi yükünü koydu gitti kucağıma twitter’ı açtığımda.
Emel Korkmaz, yutkunarak oğlunun doğum gününü kutluyordu.

Oğlum iyi ki doğdun,
İyi ki seni doğurmuşum…
İyi ki benim evladımsın,
Seni çok özledim…
Doğum günün kutlu olsun
#iyikiDoğdunAliİsmail

Videosu da var ama wordpress beleş formda yükletmiyor video bana. alacağın olsun senin de. sonra çemkiririm bir ara .

Güzel gözlü çocuğunu, kuzusunu döve döve öldürerek elinden aldıkları bir anne nasıl olursa öyle zaten Emel Korkmaz.Videoda görünce mi sadece “ha, bak üzülmüş gerçekten” diyecek insanlar ki zaten. Öküz mü insanlar? Çocuğu bir gece döve döve öldürülünce nasıl olunursa öyle işte.
allah kahretsin deyip sigara yaktıracak kadar kötü işte. allah kahretsin.

Allah kahretsin. hepimizi. Daha kimlerin anaları var Emel Anne gibi aralarda twitterda önümüze düştükçe anca utanıp yerin dibine geçiren bizi.
Özür dilerim. Çok özür dilerim Emel Anne,kuzunu iyi ki doğurmuşsun, iyi ki senin olmuş.olup bitenler için, hiç bir şey yapamadığımız için özür dilerim. biz çok üzüldük, burnumuzun direği sızlıyor seninle empati yaptıkça. burnum kopsun, içimi dağlıyorlar, hatta aklım çıkacak gibi oluyor yaşadıklarını düşündükçe. ama işte bi şey de yapmıyoruz biz. Özür dilerim.
Masum değiliz hiç birimiz Emel anne.Biliyoruz.

kürdan var mı?

kapanmaması için göz kapaklarıma sokuşturmam lazım da.

sabah soğuk akşam güneşli ya da tersi günlerin kısaca pre-bahar günlerinin bünyem üzerindeki kesin etkisi uyuklamak.

millet baharda coşmaktan falan bahsedince sessiz bir iç monologla hep tartışıyorum kendimle. azıcık da itişiyorum. hadi be kızım, canlan, azıcık hafifle, pır pır ol falan. ıııh. sabahları yataktan kalkamama, içilen kahveye çaya rağmen uyanamama, içinin kıyır kıyır uykuya doğru akması gün boyu, gözlerini açamama, başının üstünde fil taşıyormuşçasına ağırlık, elinin ayağının kalkmaması, kafanın hep yastık istemesi.

hiç değişmiyor.

her bahar ön gösterim seansında aynı film çekiliyor benim platoda.

bugün de şu an sanırım içtiğim 4.  kahveye rağmen,- ki kahve fotojenik dursa da aslında çaycıyımdır ben. sabah 1 öğlen 1 ikindi 1 kahvem vardır sadece. bunların öğlen olanı türk kahvesi diğer ikisi filtre, granül ne verdiyse işte öyle. onun dışında çay kupam hep doludur iş yerinde. evde de yemek sonrası tazesinden 1 demlik çay,akşam boyu eşlik eder haneye. bu arada “hanene ay doğacak” çok güzel bir kitap ismidir. o geldi aklıma onu da not düşeyim. Şebnem’in öyküleri vardı di mi bu kitapta?- neyse işte. araya laf girdi diyeceğimi dedim zaten. 4 kahve bi sürü çaya rağmen ayılamayınca  dedim yazı yazayım bakayım belki açılırım. şu ana kadar pek açılmadım ama, du bakalım.

dizisevici ruh halimi çok kişisel alfabeli blog dönüş yazımda yazmıştım ya. yok, değişmedi iki günde tabii. devam o hale.  bir tür duymayan duysun haberi yapayım dedim diziseverler de faydalansın.FEUD dizisini haber vereyim duymayana diye tıkladım yazı yazma şeysini aslında. uyku, kahve, çay falan, yazıyı uzatmak için hikaye işte. henüz iki bölümü yayınlanan tazecik bir dizi. Dönem dizisi diye kategorize etmişler.  dönem dizilerini severim. MAd Man’in mesela hastasıydım. Don Draper‘a olan aşkımı ise yazmayayım oturur ağlarım dizi bitti diye.  Mr. Selfridge’de bende ayrı bir yeri olan dönem dizilerinden. FEUD’da dönem dizisi diye tanıtıldığı için radarıma takıldı sonra bir baktım, uuuu, Susan Sarandon Bette Davis olacak, Jessica Lange Joan Crawford olacak, dizinin arka planında hollywood film endüstrisi cadı kazanı olacak… Alllaaaaaaah dye gittim eve valla duyduğum gün. hemen de izledim. olmuş mu olmamış mı daha erken demeye ama, prodüksiyon ve oyunculuklar şu haliyle bile şahane  notu aldı benden. bu Bette ve Joan kavgasını da valla bilmiyordum ne yalan. azıcık araştırınca diziyi duyup çok eğlendim kavganın vardığı boyutlardan. -kavga kaşağısı elektra- dizi içinde izleyip göreceğiz mutlaka da, özellikle şu anektod çok güldürdü beni. Bu filmle Bette Davis oscar adayı oluyor, Joan olamıyor. Ama Bette’i de alamıyor, bir başkası alıyor Oscar’ı ve sahneye bu bir başkasının ödülünü almaya kim çıkıyor: JOAN tabii ki. hahahaha, yemin ediyorum düşmanın bile zekisini bağışlasın allah hepimize. bununla kavgalı olmak adamı dinç tutar be.  Söz konusu tören şu: 

aralarındaki kavganın eğlenceli kısımlarını Susan ve Jessica’nın şahane oyunculuğuyla ve çitlediğimiz çekirdekleri püskürerek allaaaah nidalarıyla pek eğlenerek izleyeceğiz bence. Hadi siz de başlayın  izlemeye. eğleniriz hep beraber.

bu arada açıldım sanki ben ya. gideyim de terasta bi sigara içip azıcık sırt esneteyim.