Çarşamba

günleri okul 15:30’da bitiyor. seviyoz Çarşambaları tabii. Ama dün saat 15:00 gibi bir geldiler bana. Çünkü yıl sonuna doğru sadece öğrencilerin değil örtmenlerin de sabrının sonudur. bitmek üzeredir yıl, uzun tatil tüm tembellik vaatleriyle azıcık önündedir, ama gelmiyordur da bir türlü, böyle vıcık vıcık uzar o son haftalar, son günler. ıyhhhh. tahammül edilemez hale gelir.

neyse işte, ben de dün kaç gün kaldı lan tatile hesabı yaparken bilgisayarın başında hem az kaldığını, ama hem de daha çok olduğunu fark edip bir anda pat diye bilgisayarı kapatıp müdüre “valla çıkmam lazım” telefonu ettikten sonra 15:00 gibi fırlayıverdim metroya doğru. I love Metro güzergahı iş. yarım saate alışverişini de yapmış olarak evdesin. nasıl sevmez insan, nasıııl?

bu hafta yemeği çokça geçiştirdiğim için hadi dedim içimden geldi, domatesli maydanozlu pirinç çorbasından başlayıp İzmir Köfte ve peynirli makarnaya uzanan yemyeşil salatayı bile sofranın ortasına oturtuveren bir mutfak terapisi ile erken eve varmış olmanın bedelini ödedim. pfffff :/

neyse, sofra toplamaydı Binoche’la oynamaydı, sıpanın vize bekleme sabırsızlığının yarattığı bıdırdanmalarına katlanıp sakin sakin “olur yaa, olur, bak sen şuna odaklan ne koyalım şimdi yanına 2 ay uzun, gel bir liste yapalım”la odağını olumsuzdan olumluya çevirmeli sohbetler etmeydi falan derken, kendime ayırabileceğim 2 saat gibi bir süre kalınca gecenin 10’unda, haydi dedim İZLE listemden bir film seçeyim de izleyeyim. bu arada geçen seneden beri izlediğim filmleri izlediğim tarihleri de not düşerek  kaydettiğim, tarz konusunda  asla istikrar aramamanız gereken Pinterest listeme şuradan ulaşabilirsiniz. bazı tarihlere bakarsanız, günde 3-4 filmle  nasıl da delirdiğimi gayet rahat görebilirsiniz. ben başkalarının listelerinde haftada 1-2 saat   geçirip kendime izle listesi yapıyorum. izledikçe de oradan film listeme kaydediyorum. evet, işyerinde sadece iş yapmıyorum. siz  çalışıyor musunuz hep? aaa, yazık ayol.

Bu arada Binoche dedim di mi demin?  şunu da yazayım diye açmıştım yazı şeysini aslında.  Bu bir kaç yazıdır bahsettiğim örgü hevesimde kol kesme yaka kesme gibi pratikler yapmak için Binoche’a bir kazak öreyim dedim. ördüm, onda sıkıntı yok da, Bİnoche kazağı giydirince resmen hayata küstü. küçükten alıştırıyor demek o süslü köpek ve kedi sahipleri çocuklarını giyinmeye. benimki resmen yerlerde süründü çıkartmak için, yürüyemedi falan, dört patiyi de yatay konumlandırıp yerle bir oldu, suratıma bakmadı kazağı çıkarmadıkça. ben de daha çok ısrar etmedim. başta epey bir gülüp gururunu incitmiş olabiliriz. utanarak hatırlıyorum lanet olsun. oysa ki çok yakışmıştı kazağı .  Şimdi kazağı sakladığım yerden çıkarsam bile kafama patiyi yiyorum 🙂  hakettim ama ben, haklı yani. Kazak örmek ne demek Binoche’a ? başkasına öreceğim ve Binoche onu kendisinin kılacak. ilişkimizin kodlarının bu olduğunu bile bile Binoche’a kazak örmek ne demek yani?

image

o hooo, geveze günüme denk geldin yine blog, pardon ya. filmler diyorduk. gece anca 2 saat kalabildi bana diyorduk, bari örgü örerken bir film açayım dedim. -Hakan’a hırka başladım güvenimi toparlayıp, ya olur ya da “amaaan, giyilir işte köyde, evde falan” olur.   bilmiyorum yani. şu hırkayı örüyorum.  evet,Hakan niçin bir Dude olmasın, diy mi ama? Renkleri değiştirtti , ona biraz canım sıkkın. Bana kalsa aynı renkleri kullanırdım. Neyse. – toparlıyorum.

Ay işte örgü örerken ne zamandır ertelediğim What Happened, Miss Simone?  belgeselini açtım. Açmaz olaydım, içimi kanırttı.  bu yetenek bombası, deli dahi kadın öyküleri içeriğindeki öküz erkekler, sıkışıp kalınan toplumsal roller, kendini bilerek yok etmeye çalışarak varlığına sahip olduğunu göstermeye çalışan bizzat bu kadınlar hep mi aynı olurlar? Çok üzüldüm Nina’ya da, çook. Örgüyü falan attım, dolaptaki birayla ben kahırlana kahırlana  Nina izledik gece.  İzlemediyseniz izleyin. kadınlık hali diye izleyin, starlık hali diye izleyin, amerikada siyah olmak diye izleyin, Nina Simone diye izleyin, izleyin yani.

Belgesel boyunca sevdiğim pek çok şarkısı çaldı, ama  en sevdiklerimden olan Sinnerman niye yok ya diye düşünürken kapanışa sakladıklarını gördüm, gecenin bir yarısı o piyanosunu uçuştururken ben de salonun ortasında deli deli dans ederek kalan son birayı ruhuna dikiverdim kafama. Pek güzel deliriyorum ben bu şarkıda. Size de tavsiye ederim.

 

Bir ara da AMY’yi izlerken nasıl içim sıkışa sıkışa “Ölmesin Alllaaam n’olur “diye diye ağladığımı anlatayım size. Belgesel falan anlamam, mutlu sonları severim. Üzmeyin beni.

 

Hep Yoğun musun ya

diye düşünecek olursanız, evet canım, hep yoğunum. zira ben boş duramıyorum. e bi de çalışan bi insanım, e bi de evinde salatasız sofra kurduğunda gece yorgan altında ağlayacak kadar saçma domestik bir yanım var. ondan yani, yoğunum epey.

şu anda ama işten güçten bahsetmeye gelmedim.

şu anda dinen lodos sonrası sıkıntımı şikayet etmeye geldim.

bu lodos eserken ayrı dinince ayrı dert getiriyor bana. eserken “kaaaaç, giiiit, durmaaaa” rüzgarı estirirken, dinip de o yağmur öncesi sıkıntısı ile başbaşa bırakınca ” ay parmağımı kıpırdatacak halim yok bayılacaaam” halleri ile başbaşa bırakıyor da gidiyor. şu an parmağımı oynatacak halim yok deyip yalan atacak değilim bu yazıyı yazdığıma göre, ama parmağımı bari oynatayım diye yazıyı yazdığımı söyleyebilirim değil mi ama?

içim zaten sıkkın.

bir hafta önce bir öğrencimi kaybettim, öğrenciler de kendileri gibi birini kaybedebilmenin bu kadar kolay olduğunu şrak diye anladıkları  şok sürecinde olduğundan onların gamı kasavetini de bolca yüklenmek zorunda kaldım haliyle. konuş, anlat, dinle, bekle ağlasınlar,yas süreci yönetmek kadar sıkıntılı az şey var bu meslekte. üstelik sen de yastasın. sevdiğin bir çocuğu kaybetmişsin.

kötü be.

hayatı ciddiye alma diyesin var, diyemiyorsun, çocuklar daha 15-16-17 yaşında. sen 47 yaşın yaşanmışlığıyla dersin de,hatta bunun gerçekten böyle olduğunu bilirsin de,  onlara bunu kendilerinin deneyip görmeleri için umut vermen lazım.

anlayacağın zaten baş ağrılı, iç sıkıntılı günlerin üzerine bugün İstanbul havası kapanışı lodosunun sıkıntısıyla yapıp tuz biber ekti üzerime.

işte şimdi başa dönelim. keşke sana bitmeyen işlerden bahsetseydim biten bir yaşam yerine de sen de ufff, yine mi yoğunsun ya deseydin.

ama olmuyor işte bazen.

 

Şu zaman

diyorum. derdi ne ki? ben anlamıyorum bu hızı. hayır içini doldurdukça hızlanıyor anlıyoruz da dolduramıyoruz da içini. rutin içinde akıp giderken o rutin bile her geçen gün daha mı ağır geliyor haspaya anlamadım ki.

yazamadım bir süredir. kafamda epey yazdım buraya oysa ki. “yarın şunu yazayım” dediğim bir sürü yazı yazdım, ama sonra işte vınnnnn. bir bakmışım ertesi gece yatakta “yarın yazarım artık” yazısı ile son bulan bir filmden derin uykuya.

yazayım dediklerim içinde şişle örgü hevesim vardı mesela. ben elime 43 yaşıma kadar iğne bile almamışken bir anda pat diye, işte ya da pat değil de babamı kaybedince düşünmekten delirmeyeyim diye bir yün bir tığla başladı bu macera. battaniyeler, yastıklar, bi sürü obje mobje derken pinterestte bulduğum her şeyin şemasından, o yoksa sadece fotoğrafından bile istediğimi yapabilir hale geliverdim.

bu macerada tüm yabancı crocheter’lara şükranlarımı bildiriyorum. birbirinden değerli püf noktasını, birbirinden güzel modelin yapılışını bütün detaylarıyla sakınmadan anlatıyorlar. türk olanların ise -istisnaları kenara ayıralım tabii de-  benimmm, sadece beniiiimmm, önce ben yaptım biliyorsunuz di mieeee’lerine ne desem bilemiyorum. ya hu,  bilgiye ulaşmanın aramayı bilen için bir kaç tıkırt işi olduğu bu dünyada gerçekten anlaşılabilir değil tutumları. bu ego işini napıcaz bilmiyorum şu sefil memleket insanında. utançtan ağlayasım geliyor inan blog.

neyse bu tığ mevzu bu kadar kısa sürede geldiğim seviyeyi düşününce gayet mantıklı bir sonuç olarak bileği sakatlamakla sonuçlanınca geçtiğimiz eylül biraz ara verdim. ama el oyalanmaya alışmış, resmen bağımlılar gibi acı çektim akşamları evde. dizi ya da film izlerken kucağıma aldığım laptopla sıkıntıdan binlerce yatma, oturma pozisyonu falan geliştirdim. bazen ağladım bile canım sıkılıyoooor diye diye.

sonra kasnağa gerdiğim etamin kumaşı üzerine basit nakış denemeleri yapayım bari dedim. bileğimi daha az zorlar diye düşünmüş olacağım. az zorladı evet, de zorladı yani. ama terazi insanı bir şeye heves etmeye görsün, b.kunu çıkarmadan bırakmıyor efenim. bi sürü şey işledim. kumaşım bitti, sıpanın eski pantolonlarını kestim işledim. işledim dediysem pikocu (ay eskiden pikocular vardı hatırlıyor musunuz? son ütücü gibi bir şey benim için pikocu. şahane bir meslek grubu. iki grubunda ne yaptıklarını asssla bilmiyorum, ama çok şahane) kıvamında çeyizlik yatak örtüleri falan değil tabii. öyle minik minik kendimce sevimli bulduğum kitap ayraçları, yılbaşı süsleri, pano mano gibi şeyler.

 

 

 

bu macera da bilek geçmeyince gidilen ikinci doktor tarafından daha önce yazmış olabileceğim, “bırakıyoruz bütün tığları, iğneleri, kumaşları elektraaanım” gıcıklığıyla sona erdirildikten sonra bir müddet kaderime razı olma evresi yaşadım. hayatıma şu el oyalayıcı şeyler hiç girmemiş gibi yaptım.  ama yok, duramıyorum. bi de üstüne ilaç yan etkisi falan durumlarla larenks marenks göçünce bende, tepem attı, ilaçları da bilekliği de attım yünümü tığımı çıkardım ve bileğime yüz vermemeye başladım. ne mi oldu? valla arada sırada orta parmağım uyuşuyor, dinlendiriyorum geçiyor, bazen bileğim yanıyor, biraz jel sürüp sarıyorum, bi kaç güne geçiyor. işyerinde bilgisayarı kullanırken bilekliğimi takıyorum -aaa, bak şimdi fark ettim takmamışım, dur takayım- öyle gidiyor.

neyse, işte bu aşamada Hakan’ın elime yün aldığımdan beri “bana kazak örseneeee”lerine artık kulak vereyim dedim. hayır kulak verirdim vermesine de şiş işi nedense bana daha zormuş gibi geliyor. bir de ben kafana göre yap bitir pratikliğinde olduğum, ölçmek saymak falan daralttığı için ya da beni, kazak gözümü korkutuyordu. neyse dedim “haydi kız elektra, al şişleri eline.  crocheterlar kadar knitterlar da yardım eder en son sana ya, n’olcak?”

evet,aldım.

ilmek atmayı öğrenmek kadar en baştan öğrenilmesi gereken,  yepyeni bir şey sonuçta bu da. bir de Hakan’ın hayal kazağı icelandic denen türden. şöyle yani:

sjon-unisex-icelandic-wool-sweater-pattern-knitting-kit

bissürü video izledim önce, amaaan yaparım ayol diyemeyeceğim kadar karışık geldi bana. bir kere yuvarlak şiş olayını deneyeyim dedim ördüğüm şeyin içine sıkışıp kaldım. attım elimden. bilen bilir bende bir tür disleksi var. attığım düğüm tutmaz, düz çizgi çizmem namümkün, yazımı görseniz gülersiniz, gülmeyin ama çok ayıp. elimde şişler sağa ör dendiğinde on dakika falan düşünürüm ben. öyle bir alet, araç  kullanmada sıkıntı durumu. elinle kadraj yapıp görsene önce demişti Hakan the Bilge Ceylan bana fotoğraf çekmenin tekniğini öğretmeye çalışırken de, 1 saat elimle o garip şekli yapamadığımı görünce “ya tamam ya, gel çay içelim” deyip ossaat vaz geçmişti bu işten 😀

neyse, deniyorum şimdilik.iki ya da üç ayrı renk ipi örerken taşımaktan, taşıdığın ipin arkada kasma yapmamasına kadar, kaçan ilmeği kurtarmaktan, eksiltmekten, artırmaya kadar, bir sürü şey var daha pratik yapmayı öğrenmem gereken. ama yeni bir şey öğrenmenin mutluluğu muazzam. komik oluyor yaptıklarım henüz. desen olsa form olmuyor, form olsa ipler kastırıyor içine kafa kol falan girmiyor. ama oluyor yavaş yavaş. Hakan’a da dedim zaten. “amaaan, en son bi bana giyersin tatlım di mi yaaa” dedim, ” eeee, tabiii tabii, çay içelim mi” dedi. umudu kesti mi ne 😛

neyse, böyle işte.

yazarım ya dediğim şeylerden yazarım yine arada ben. şimdi gidip kol yaka kesme videoları izleyip, ” amaaaan, yaparsın kızım sen bunları yeaaa” gazı vereyim azıcık kendime.

Bu yazı yazılırken hiç kahve ya da çay içilmedi. yazıya Ezginin Günlüğü’nün  “Seni Düşünmek” albümü eşlik etti. Sizin de payınıza bu düştü.

Aç Kamu Spotu:

Sevgili youtuber, bir ricam olacak.  bi tarif bi şey verirken azıcık alçakgönüllü olur musun? bence ennnn iyisi bu, ay siz oyle mi yapıyosunuz, bunun en doğru yolu bu diye diye gözlerini belerttiğin zaman dil çıkarıyorum sana, malum falan olursa kızma sonra.

kapa kamu spotu.

 

naber blog?

bu hafta pek uğrayamadım yanına, zira hem evde işler hızlıydı biraz hem işte.

evde hızlandım çünkü yine içime domestik bir şeytan kaçtı. yoğurt mayala, semizotu ayıkla, süt artmış sütlaç yap, hadi çilek ziyan olmasın o kadar para verdin çilekli pie yap fısıltıları ile beni evde zaten popomun üzerine oturabildiğim 2 küsür saatte bile itekleyip dizilerimin başından kaldıran bu domestik şeytan yüzünden güzelim mini series The Crown‘ı bile bitiremedim kaç gecedir. ha, yapa yapa bunları mı yaptın diyenlere teessüflerimi ve bitmeyen bir çalışma yaşamı dileklerimi yolluyorum. bi kere o çilekli pie dediğini bi yapınca iki günde bir istedikleri için 3 kere yaptım. bu detayı bilmeden anca burun kıvır ay bunu mu yaptın diye.

işyerinde de benim ergen danalarla okul dışında haşır neşir olmak zorunda kaldım hep. bir gün aldık bunları azıcık doğaya karışsınlar diye arboretuma götürdük mesela. hoş doğa pek iyi gelmiyor bu evde piksellere baka baka büyüyen danalara. kimi  kazlarla kuğularla yan bakıyorlar diye dalaştı, kimi ufff her yer ağaç işte, çok sıkıcııaa diyerek 3 saatlik gezinin iki saatinde trip attı, çoğu da zaten buldukları her manzarayı  büzdükleri dudaklarıyla falan kapatıp çektikleri selfileri orda burda paylaşmaktan nereye götürdük getirdik anlamadan öyleee yürüdü yanımızda.  yok anacım, üzülmeyin bu çocuklara doğadan uzak yaşıyorlar diye. onların habitatı değil doğa. onlar kendi klostrofobik ortamlarında mutlu. valla.

başka bir günse daha beter bir etkinlikte başlarında durmak zorundaydım danalarımın. mezuniyet fotoğraf çekimi için en kocaman boy danalarımı  alıp fotoşoplu şahane fotoğrafları ile ünlü fotoğrafçıya götürdüm, sabahtan akşama kadar sırayla cüppeli cüppesiz, tekli ya da grup olarak fotoğraf çektirmelerine eşlik ettim. fotoğraf çekimi kişi başı 15 dakika sorun yok. sorun olan çekimin öncesindeki hazırlık, daha da vahimi çekilen en az 30 pozdan 10 tane seçmek. hayatımın tüm şu sırada neredeyse  tefrikalı fotoromana dönüştürülüp sosyal medyada günnnnlerrrce, haftalarrrca göze sokulan evresinde, -mezuniyet, evlilik, hamilelik, lohusalık falan filan- stüdyoda ya da başka bir yerde özel fotoğrafçıyla fotoğraf çektirme işini reddeden ben, o gün 10 poz için harcanan efor karşısında hissettiklerimi bir blog yazısına sığdıramam, mümkün değil.  sadece bir anektod kaldı aklımda onu yazayım: kızlarımın süsü püsü özenine oldukça sinik tavırla yaklaşıp kızları deli eden  bir delikanlımın yanına oturup “etme çocuuum, basma şunların damarlarına” deyince, ” hocam benimkiler düğünlerini, doğumumu her bir şeyi o kadar önemseyip kutu kutu böyle çekimlerden çıkan fotolarla arşivlemişler, ama n’olmuş? şimdi ikisi de beni diğerinin başına atıp boşanmaya çalışıyor. bunlar da iki gün sonra bu fotoğrafları bir kutuya kaldıracaklar o kadar. ” cevabı karşısında ” siz şeedin ya, devam edin, biz şu karşıdaki ocakbaşında iki tek atalım , çıkışa geliriz” demek istedim.  tabii ki demedim, saf mısın?

neyse, işte daha var ufak tefek bir kaç detay gelip bıdırmanmamı engelleyen de çıkış saati geldi.

yazarım ben sonra.

 

Şimdi Haberler

dedemle birlikte bitti sanırım “aç bakalım kızım radyoyu, ajans haberlerini dinleyelim” diyenler. artık soşıl  hesaplarımız arasında zarif  parmak tıkırtılarıyla gezerken alıveriyoruz bir sürü haberi. haber dediysem bizim buralarda her gün aklın sınırlarını zorlayan ne var diye bakar olduk sadece,  başka da bi haber yok aslında.

bugün ajanstwittır’dan aldığımız bilgiye göre memleket sathında aptallıklar  yine bitmiyor.  film festivali kapsamında ülkemizde bulunan  canımız gandalfımız ayn makkellın  – ki tüm dünyada bir lgbt aktivisti olarak da meseleyle derdini açık etmiş bir sevdiğimiz insan- onur ödülünü alırken yaptığı konuşmasında  kendinin apaçık bir eşcinsel oluşunun altını çizmeye çalışırken memleketimin geri beyni sahnede çevirmen olarak zuhur etmiş bu kez. kendisine çevirmen diyen zat, şahane bir sansürle yok saymış ifadeyi. skandal aptallığı tepki alırsa yanlış çevirdim pardon  deme yolunu bile bizzat kendi kapatarak apaçık bir geri beyinlilik sergilemiş, atlamış adamın kendini ifade ederken seçtiği en önemli ayrıntıyı.  ba ba ba . cürete bak

dişlerim ağrıyor oğlum sıkmaktan artık benim bu ve benzeri saçmalıklar karşısında. daha 4 sene önce gidip eşek yükü para bayılıp ağzımı toplattım oğlum ben ya. 4 sene geçti ben yine diş ağrıları çekmeye başladım. gece dişimi sıkmaktan uyuyamıyorum ben ya. soyut canavarlarımın neden olduğu panik atağım bile somut canavarlıklar karşısında köşesine çekildi ruhumda uslu uslu.

ekrana falan tükürüyorum bazen hızımı alamayıp. bu derece iyi değil ruh halim bilog. bazen de ama kalakalıyorum. taş kesiliyorum. her zaman küfredeceğimiz şey bir aptallık olmayabiliyor çünkü, bazen de salt kötülük sızıyor telefonlarımızdan ekranlarımızdan içeri . küfür bile edemeyip donup kalıyorsun öyle. özellikle twitırda twit altı yorumlardaki doz “hepimizi  öldürcekler bunlaaaaaaar ” diye bağırarak kapıkuleye doğru koşturacak kadar korkutuyor. elin ayağın zangırdıyor korkudan, sigara yakamadığım oldu elimin titremesinden benim öyle bir korku anında. Metin Altıok’un kızına yazılan bir yorumdu sanırım.  ölmeye ya da delirmeye yakın olduğunu düşündüğün korkular yaşatılıyor bize. öyle böyle değil. uyuyamıyoruz ya. öyle böyle değil. öyle böyle değil. nasıl?bilmiyorum. bilemiyorum.

onun için keşke çevirmen skandalıyla kalsa aldığımız haberler diyorum sadece.  “aptal! aptalllll! aptallllllllllll!” deyip kızarız en fazla.

ben burada bunları yazarken ölümünden 3 yıl sonra ya da şöyle diyelim 1270 gün sonra ya da şöyle diyelim soruşturmanın tam 5 savcı değiştirmesinden  sonra nihayet davası görülmeye başlanan Berkin Elvan‘a yapılanlar var mesela. alanlardan milyooooorlara yuhlatılan anneciğinin gözünde hâlâ o acı görülebiliyor videolardan bile, fotoğraflardan bile. dava başlar başlamaz başlayan avukatlara müdahale var meslela bugün twitır ajans haberlerinde.

dedem olsa, “kapat kızım ajansı, bi kadeh rakı koy bana bi de fasıl aç radyodan” derdi. şimdi ben de kendime diyorum ki “kapat kızım twitırı, git öreceğin kazak için excelde desen şablonu yap” diyorum.

gideyim de geyikler, kar taneleri nakşedeyim excele hücre be hücre.

bugün 6 nisan 2017.  Elektra iyi günler diler. Elektra! Elektra! Elektra!

Depresif Bir Ruh Haline

 

hafta sonu önerileri diye yazıp gugılladım ama çıkan sonuçlar beni daha da depresyona soktu. bavulunuzu hazırlayın türü öneriler elimi bile kaldırmak istemeyen ruhumun vetosuna uğrarken, yeyin için gari önerileri “heee önümüz yaz akıllım, bi de ay çok şüşko oldum”bunalımı ile mi uğraşayım”çemkirmelerimle  göz ardı edildi. alın, çılgınca tüketin, alış veriş veriş alış şahane bacım  türü öneriler çocuk okutan sorumlu ebevyn taraflarımdan kınandı. ve  sonra ensesi kalın bir elektra olarak şunu sordum kendime: overdose belgeselden ölebilecek misin bakalım elektra?

evet, şahane çözüm. hı hı, hiç yaratıcı değilim.

şöyle de bi site buldum buyruuun 

yarın eve giderken iki günlük mutfak alışverişimi falan yapıp artık allah ne verdiyse dalıyorum belgesel diyarına. pijamalarım ve Binoche’un annesi olarak adlandırdığım eskilikten ölecek pofuduk peluş montumla 2 günlük 1. kanepe festivaline beklerim.

bu Binoche’un annesi deyimi aylemiz içinde gayet anlaşılır bir deyimdir. eskaza familya del gencos topraklarına ayak basar da ” binocheee, koş anneni giydim kızım” diye seslendiğimi duyarsanız endişelenmeyin. sadece polar monttan bahsediyorum. kızım 1 aylık yaralı bereli haliyle eve geldiğinde üzerimde o vardı ve beni anası sandı, montu emdi falan. ay bak yine gözüm doldu.

şimdiden mi başlasam belgesele ne? bu göz dolmalar iç titremelerim filan baydı billa beni ya. geç ey baharrrrr.

dur ben azıcık daha belgesel sıralamaya devam edeyim.

Sabah Uyanmamla

şu saate ulaşmam sanki aynı zaman dilimindeymişçesine yoğun bir gün bugün.

zaten sınav sonuçlarının açıklanacağı günlerde odamın bembeyaz suratlı öğrenciler tarafından kabe yerine konmasına alışkınım da bir de veliler zırt pırt taciz etmese.

“niye açıklanmıyor elektraaanım?” valla bilmiyorum, eskiden gün falan da vermezlerdi dua edin artık gününü biliyorsunuz. saat vermiyorlar henüz. bekliyoruz biz de sizin gibi.

arkadaş ben sınav sonuç gazetesinin akşam baskısını beşiktaştan alıp sonucumu öğrenmiş bir kuşaktanım. tamam anlıyorum teknoloji çağı  falan da bugün açıklayacağım demiş işte, başka da bir şey bilmiyorum.

bir de şehir efsanesi gibi dönen yalan dolan haberler. ” elektraaanım sınav sonuçlarına elle müdahale ediyorlarmış bu yıl, tanıdıklarını falan aralara yerleştiriyorlarmış. öyle mi? ”

“valla bana kalsa beklerim, yaparlar da” diyemiyorsun öyle tabii.

“bu sene sınav saatini kaçıranlara bugün ek sınav yapıyorlarmış elektraaanım, ondan mı acaba? ” “hahahah, ulan kurtarma sözlüsü mü bu yahu. kaç milyon gencin hayatı. olur mu öyle şey?”  diyemiyorsun da, yok yok, yetişmez onlar aynı gün hem yapacak hem değerlendirecek, daha önce tespit edilmiş olanların arasına onları yerleştirecek falan. yok. değildir” diyorsun işte bilmiş bilmiş.

ahahah, bi de bu ana babalar internet trolleri karşısında çok çaresiz. Öğseyyeme’nin ekran görüntüsünü alıp manüpülasyon yapmak pek bildik bir troll eşekliği. yok açıklandı yazısı yazmak o görüntüye, yok oğhal nedeniyle sınav geçersiz ilan edildi yazmak falan. bu troll’ün ağına yakalanan ana baba “neden rahatsız etmeyesiniz ki “şeklinde bir kartvizit bastırıp dağıtmış olacağım ki şuursuz bir anımda hooop telefon. “yok hanımefendi beyefendi, itibar etmeyiniz rica edeceğim” de kesmiyor ki anam babam bunları.  biri çemkirdi yüzüme” cep telefonunuzun numarasını verin ekran görüntüsünü watsaptan atayım madem inanmıyorsanız” diye. dedim “yok, dikkate alacağım tek site açık önümde sabahtan beri, refreshleyip duruyorum. dediğiniz gibi bir şey olsa ben görürüm”  cümlesini düzgünce kurabildim  sakinliğime kendim de şaşırarak. yemekten sonrama denk geldi de sanırım ondan, yemek pek keyifli idi zira bugün. hazla doydum. benimle oturup “ne olacak elektraaanım bu memleketin hali” geyiğinin boynuzunu kırmak isteyenleri hiç saymıyorum zaten. oldu canım. “hem sen memleketi bırak anam babam da bu senin çocuk niye böyle sorumsuz?” desen suratına kapatır bi de bu.

ay neyse.

yoğun bi gündü bugün.

bugün işe gelirken bloga izlediğim filmleri, sakin geçen haftasonumu, kindle cangılında rastladığım incecik ama pek keyifli dedektif romanını falan yazacaktım ama kısmet değilmiş.

bi de kendime not: izlemeye başladığım fecii üst sınıf amerikan manyak aile yapısı üzerine kurgulanan big little lies dizisinde rastladığım “helikopter ebeveyn” tanımını pek sevdim. üstelik bugünkü manyak ebeveynlerden yazmak suretiyle intikam almamı cuk diye sağlayabilirdi. ama kafam seme gibi. bi ara el atıp yazayım. bu notla size de yeni dizi duyurmuş oldum hadi bakalım 😉

gideyim de öğseyeme sonuç ekranını refreshleyeyim iki dakikada bir. parmak kası çalıştırayım.

Cumartesi acaiblikleri

sabah daha işe gelirken açtığım twitterda şununla başladı olaylar:

acaibulcumartesi

tam daha alllaaam üzerime kahve atın anlayamıyorum derken şu geldi:

töbe estafurullah demeye kalmadım şununla sarsıldım:

sehit-omer-halis-dem-0b63dff36ac0fe1d806b

şehit pastası acaipliğini anlamaya çalışırken şu geldi:

C7woMyiWkAEyzaM

ben şimdi işten çıkıyorum. Beşiktaşa gideceğim, martı falan görmeye bile razıyım -ki kuş korkum malum. – razıyım, çünkü hala dünyanın benim bildiğim dünya olduğuna inanmaya ihtiyacım var. hadi çıktım.

Ergen Kavgası

arasında kalıp şiddete uğramış bir elektra olarak günaydın diyorum bugün sizlere.
detaylar bildik detaylar.yan baktın düz baktın vay efendim ters baktın.
memleket ne ki gençler ne olsun.
onlara mı kızayım yani.
tehdidin, dayılanmanın bini bir para olan memlekette büyüyen bu çocuklardan ne beklenir ki.
onlara mı kızacağız şimdi.
etlerine butlarına bakmadan dünyadaki her şeye kafa tutup posta koyanlar, portakal kesip bayrak yakıp falan dayılanların dünyasında bu çocuklara davranışlarının yanlış olduğunu mu anlatabiliriz?
yok aslında valla sinirli değilim, hatta şu anda odamda bunları yazarken gülüp duruyorum. anaaa, şiddet mağduruyum la ben deyip deyip gülüyorum. yavaş çekim olayı canlandırınca zihnimde yeniden, halimi düşünüp pek gülüyorum. daha koridorun dibindeki öğrencimin manyak bakışlarından bir terslik olduğunu sezip ona doğru yürümem, arkadan koşarak gelenin ayak sesleriyle olayı tam olarak çözüp senkronize olarak çıkan iki yumruk arasına kendimi can siperane atışım ve böğrüme inen yumrukla ohaaaa deyip yumruk atanı duvara yapıştırmam. duvara yapıştırdığıma “ama çok ayıp ama yaa, canım yandı ama” falan diye dert anlatmaya çalışmam. ahahah, düşününce okulun duvarına şöyle bir sloganlama yapma hakkım doğmuş gibi hissediyorum:

if

 

aksiyonu bol bir sabaha dönüşmeden önce, iyiydi sabah oysa ki.  bir kahve eşliğinde sınav oturumları falan hazırlıyordum sığınağım odamda. lys karneleri çıkmış 12’lerin, onlara laflar hazırlıyordum “ulan bu netler ne, tüüüü” diye diye.

Bir de Spotify’da Can Kazaz açıp dinliyordum ki, en çok bunun için kızdım bak şimdi. Can, modumu gün içinde kullanacağım iyi bir hale eviriyordu. şimdi hiç dinleyesim yok. dur daha sert bi kaç müzik bulayım.
ama siz Can dinleyin. mesela şunu:

 

ya da Marc Aryan cover’ı olan şunu.

Dur ben gidip duvara sloganımı yazayım da geleyim. ü hü. dayak yedim laaaaan.